6 Ekim 2015 Salı

Güneşin Kızları: Uzaydaki mavi gözlü çocuk...


Yeni sezona girilmesiyle beraber, ağırlıklı Haluk ve Güneş sahnesi izlediğimiz ve birçok fanın da kendi haklılıklarıyla isyan ettiği bir süreçten geçti mâlumunuz, Güneşin Kızları. Yeni sezon izleyicisine verilen iki haftalık bu, "Bakın biz aynı zamanda büyük insan dizisiyiz" mesajından sonra eski tadında, belki de şimdiye kadar ki en iyi bölümüyle ekrana geldi. Hem AlSel'e hem de SavNaz'a doyduk. Yetmedi, Haluk'un Güneş takıntısının sebebini öğrendik. E daha ne olsun?..

16. Bölüm


Ali ve Selin'in birbirlerine duydukları aşkı haykırmaları için uzun zamandır bekliyoruz. Her ifadelerinden, söylemlerinden, hareketlerinden buram buram bu akarken, uzun zamandır bir Didem bir de Emre yüzünden dağılıp parçalanmalarını izliyoruz. Şu bir gerçek ki, ilk bölümlerde bana sempatik gelen bir çift değildi. Bunu daha önceki yazılarımda da belirtmiştim. Lakin aradan geçen zamanda ekrana o kadar farklı bir enerji vermeye başladılar ki, aşklarının ızdırabı resmen bizi gerdi. Selin'in de, Ali'nin de bir türlü itiraf edemediği, içlerinde sakladıkları ya da çoğu zaman kaçtıkları aşkı sonunda duymak enfesti. Şahsen Ali'nin itiraf etmesini bekliyordum ben ama Selin'den geldi on puanlık hareket... 






Selin'in, Denize ve rüzgara hoşlandığı çocuğun ismini haykıracağını öğrendiğinde kendinden geçen Ali'nin, "Uzaydaki mavi gözlü çocuk" lafını duyduğunda gözlerini kapatıp sanki bir rüyadaymış da uyanmak istemiyormuş görüntüsü şahaneydi. Artık AlSel için gerçekten var oldu diyebiliriz. İkilinin bundan sonra dışarıya karşı kaçak köçek halleri devam edebilir ama kendi içlerinde romantik sahnelerin gırla olacağı kesin. Bir de rica edeceğim aralarına kimse girmesin... 


Aralarına kimsenin girmemesini istediğimiz bir diğer çift de mâlum ki, Savaş ve Nazlı ikilisi. Onlar birlikteler ancak, her şey de sanki pamuk ipliğine bağlı gibi durmakta. Melisa'nın ortaya çıkışı ve son iki bölümdür Savaş'ı elde etmek için her türlü savaşı vermeye hazır görüntüsü, insanın gözünü korkuyor haliyle. Hele de Nazlı'nın savaşmaktan ziyade pes etme eğilimi var ki, gerçekten iç karartıcı... 


Melisa ve Tuğçe'nin iki sıkı dost olduklarını gördüğümüzde, aslında her şey apaçık ortadaydı. Nitekim şaşırtmadı bizi ve diş göstermelere de başladı. Çekip gidişini koca bir yalana bağlaması, basketbol oynayalım ayağına Savaş'a sürünmedik yer bırakmaması, olaya Tuğçe'nin annesini de katması ve intihara kalkışması... Birkaç bölümde, birçok deneme gördük Melisa'dan. Bundan sonra da mücadelesine devam edeceği kesin. Eğer Savaş eskinin hatırına ona yüz vermeye devam ederse, kusura bakmasın ama ahmaktır. Zira bir insanın gerçek yüzünü görmek için daha ne olması gerekir bilemedim.


Arada artık bir aşk olmadığı da bariz hani, gözünü bu kör ediyor diyeceğim ama o da yok. Belki de Melisa'nın biraz daha şeytanlaşmasına saklıyor senaristlerimiz bu ayma durumunu. Tabi o ayana kadar Nazlı'yı kaybetmezse... 


Ali'ye olan aşkından bir türlü emin olamayan Selin'in Savaş'ın da orada olduğu sırada Nazlı'nın odasına gelip onun duyduğu aşktan, "hayvan gibi" tabiriyle bahsetmesi ikilinin arasını şimdilik düzeltmesini sağladı lakin gelecek halen ikisi için de büyük bilinmezliklerle dolu...


Bu bilinmezliklerin bir nedeni de aslında Nazlı'nın kendisi. Fazlaca düşünmeden hareket etmesi ve bazen dinlemeyi unutması çok yanlış. Selin'in babalarının yanına neden gittiğinin altını hiç deşmedi mesela. Sevilay'la iş birliğine giren ve bundan sonra kızları yanına almak için uğraşacak Zafer'e, körü körüne güvenmesini, Selin'in hâl ve tavrından hiç kuşkulanmamasını anlamıyorum. Tamam baba sevgisidir, görmek istediğini görüyordur; lafım yok. Ama Selin'in kendinden geçmeleri ve Ali'nin adama onca dediğinden sonra bile durumu hiç kurcalamaması, ne olduğunu öğrenmeye çalışmaması garip. Hâlen gitmiş adamın koluna girip, bir köşeye oturtmaya çalışıyor. Yahu bir git kardeşinin peşinden, derdin ne diye bir sor. Ali'nin o çıkışının altında ne yattığını öğrenmeye çalış. Nazlı'nın bu kadar vurdumduymaz olmaması lazım ya, ne bileyim...


Ahmet ve Haluk arasındaki çatışma, onun geri döndüğü ilk bölümden beri kendisini belli ediyordu. Haluk'un ona karşı tavırları hep bir şekilde mesafeli ve düşman gibiydi. Geçtiğimiz bölüm araları biraz düzelir gibi olmuştu ama bu bölüm onda doğan avlanma isteği, baştan Ahmet'e hesap sorma niyetiyleydi...


Annesinin onu doğurduktan sonra depresyona girdiğini ve intiharının sorumlusunun da o olduğunu düşünen Haluk, tüm hayatını resmen Ahmet'i suçlu görmeye adamış. Çocukluğunda bile ne yastıkla boğmaya meyletmediği ne de havuza itip ölmesini istemediği kalmış... Annesinin ölümünden sorumlu tuttuğu onun, tablosunu yaptığı kadınla sevgili olduğunu düşündükten sonra da bir takıntı onları bugüne taşımış...


Güneş'i takıntı haline getirmesini Haluk, "Sen benim annemi elimden aldın, ben de senin sevgilini elinden aldım" olarak açıkladı. Onların geçmişte sevgili olmaları imkansız, o cepte. Lakin karşımızda o kadar bozulmuş bir kafa yapısı var ki, sinirlendiğinde de gözü hiçbir şey görmemekte. Son anda Rana ile yetiştikleri çiftlik evinde Güneş belki bir trajediyi önler dedim ama, onlar yetişemeden girdikleri boğuşma sırasında silah patladı bile... İlk atışın bir yaban domuzu vurmakla geçirilmesi sonrası, ikinci atış muhtemelen birini yaralamış olarak gösterilecek. Lakin ciddi bir sağlık sorunu yaratılacağını sanmıyorum.

Bundan sonra neler olur, ikilinin bu yüzleşmesinden sonra Ahmet hâlâ İstanbul'da kalır mı bilemem. Lakin, bu çatışma sürecinin çok başarılı yansıtıldığını düşünüyorum. Başından sona mükemmel bir hızda akan dizinin, yakınacağım tek sıkıntısı ise yayın süresi. Hiç reklama girmeden 93 dakikalık yayın akışı da nedir?.. Toplamda 120 dakikaya kadar çıkıyor ki, tam bir kabus... Tamam biz keyifle izliyoruz, sıkıntı yok. Ama yazanı, oynayanı, çekeni, her bir şey için koşturan set emekçisini de düşünmek şart. Keşke artık birileri harekete geçse de, sektör insani şartlara dönebilse...

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder