24 Kasım 2015 Salı

Güneşin Kızları: Ne farkın kaldı?..


Aslında güzel başlayan, ancak sonlara doğru geldikçe iyice sarpa saran bir akışla ekrana geldi bu hafta; Güneşin Kızları. Nefes almadan izlediğim diğer bölümlerin yanında, ara ara mola verme ihtiyacı hissettiğim de çok oldu...

23. Bölüm


Savaş'ın annesinin ölümüyle ilgili tüm gerçekleri istemeyerek de olsa itiraf eden Rana'nın derin sancılarıyla açıldı bölüm... Açık konuşmak gerekirse, o kurulu intihar düzeneğinin bir yerinde onu görürüz sanıyordum. Öyle olmadı. Boğaz manzaralı bir bankta hüngür hüngür ağlıyor, Savaş'la tam bir anne-oğul oldukları zamanı hayâl ediyordu. Onun penceresinden baktığımızda, yaşadıklarının zor olduğunu kabul edebiliriz. Lâkin, bu sürecin zeminini hazırladığı yıllar öncesi için de böyle bir bedel ödemesi çok mâkul. Sevdiğin dostunun kocasıyla birlikte olmak da ne demek?. O nasıl dostluk hem?.. İnsan düşmanına bile bunu yapmaz, yapmamalı...


Savaş'ın böylesi bir tepki vermesi, en doğal hakkı. Bunun ucunun her şeyden vazgeçmeye dönüşmesi ise trajik. Levent'in dolduruşlarıyla Mertoğlu soyadından vazgeçmesi saçma oldu. "Onların hiçbir şeyine ihtiyacın yok" zehri iliklerine kadar işlemişken, bu fikirden kolay kolay vazgeçeceğini de sanmıyorum. Apayrı bir hayat kurmak istemesi, kendine yeni bir rota çizmesi tamam da; böylesi her açıdan dramatik. Sadece madden değil, manen de öyle. Ne olursa olsun, seni öz annen gibi büyütmüş bir kadın var karşında. Öyle bir sonun zeminin hazırlamış olsa da, bunu istemediği açık. Sonradan büyük pişmanlıklar yaşadığı da, gerçeklerin ortaya çıkmasıyla anlaşıldı. Tamam affetme ama yok da sayma yani...


Rana'nın vereceği tüm mücadele bundan sonra, Savaş olacak. Onu geri kazanmak için elinden geleni yapacağı sürede de, şu zamana kadar ki tavrını takınması zor. Demir çubuk yutmuş gibi ortalarda dolanıp, karşısında çıkan herkese laf sokacağını sanmıyorum. Özellikle de Güneş, Nazlı, Selin ve Pelin için geçerli bu. Yalnız iyi düşünüp, doğru hareket etmesi lazım. Savaş'ı ancak Nazlı ile bir iş birliğine girerse, bu fikirden uzaklaştırabilir. Günün sonunda, gelini olduğunu/olacağını kabul etmesi gerek yani. Öyle, "Sen gerçekleri ortaya çıkardın" bahanesine sığınıp düşmanlık sergilemesin kıza...


Nazlı'ya da yazık hem. Eminim telefonla aramamış da ses kaydı almış olsa, olayın bu kadar trajik boyutları olduğunu öğrendiğinde en az beş kere düşünürdü Savaş'a anlatmak için. Her şey bir anda olup bitmişken onu suçlamak, aynı zamanda Savaş'ı da suçlamaktır. Zira bu plânın diğer ucunda da o duruyor... Şimdilik Savaş ile araları güzel. Melisa dışında herkese karşı sıfır kıskançlık politikası yürütmesinin bir ironiden ibaret olduğunu saymazsak, pürüz de yok. Savaş'ın her zaman yanında olacağı da su götürmez. Bakalım, Rana ile nasıl bir iş birliği içerisine girecekler...


Ali ve Selin'e gelirsek, çift olarak gayet tatlı ve hoştular. Bölümün sonundaki olaylar yaşanmasaydı, gelecekleri için çok parlak diyebilirdim. Ama yaşanan 'ispiyon' olayı ardından, bir süre sancılı geçecektir ilişkileri. Dizinin en yüksek empati özelliğine sahip karakteri, şüphesiz Selin. Her konu ve duruma -doğru olmasa da- birçok bakış açısıyla yaklaşıp, kendince en doğru olan adımı atmaya çalışıyor hep. Ama nedense bu bölüm, içine sonradan büyük bir kankalık yolunda ilerledikleri Tuğçe kaçtı. 


Elif'in geçmişini deşmek, telefondaki konuşmasını duyduktan sonra normal. Evde bulduğu kibritten, geçmişine dair yakaladığı izi kullanması da. Ama olan durumu gördükten sonra, bunu açıklamanın kendisine hiçbir fayda getirmeyeceğini düşünmesi gerekirdi. Her şey olup bittikten sonra çalışan empati yeteneği, onu ilk defa hem de en kötü durumda yarı yolda bırakmış oldu.


Ali ona sorduğu, "Şimdi Tuğçe'den ne farkın kaldı?" sorusunda çok çok haklıydı... Selin oldukça hatalı. Ve yaptığı bu davranışla, Elif'i Ali'ye resmen altın tepside sunmuş oldu. Üstesinden gelmesi gereken daha büyük bir derdi var yani şimdi...


Geçtiğimiz bölüm, öğrendiğimiz gerçeğin gölgesinde ilerlemişti. Ali'nin babasının Levent olması hiçbirimiz için şaşırtıcı değildi lâkin, adamın en az Haluk kadar tehlikeli birisi olması şaşırtıcı. Ali gördüğü, yaşadığından edinmemiş yani sinirini. Belli ki, genetik bir miras öz babasından... Haluk bu dişli rakip karşısında nasıl hareket edecek bilemiyorum ama işi zor. Bu zorluk, belki de zamanla Ali'ye onu daha da yaklaştırır. Öz babası olmadığını öğrendiğinde de, kestirip atmaz hiçbir şeyi. Tabi bunlar tamamen teori, onun hastalıklı bünyesi de tekin değil ne yazık ki...


Bu bölüm en çok takıldığım isim ise Güneş oldu. Zira oldukça tutarsızdı... Rana'nın Savaş'tan gerçekleri saklamış olmasına verdiği tepkiye hayret ettim. E madem, böylesi bir trajedinin kesinlikle dile getirilmesi gerekiyordu; sen neden çocuklarına bir tecavüzün mahsulü olduklarını söylemedin?.. Neden, ismini değiştiğini anlatmadın?.. İnsan iğneyi önce kendine batırmalı...


Şimdi bir de öğrendiği büyük gerçek var ki, aman da aman. Ne yapacak çok merak ediyorum... İnci'den inciler izledik mâlum. Ahmet'in, zamanında Güneş'e aşık olduğunu söylemesiyle yandı devreleri ve ta da!.. "Ne demek oluyo bu Ahmet?" Altından kalkması zor bir soru. Cevabı var ama eğer o cevap ortaya çıkarsa, Haluk'un Güneş takıntısına da yaklaşmış oluruz. Ki bu da uzun vadede mümkün değil gibi. Bakalım, gelecek bölümde neler yaşanacak bu konuda...

Tam tamına bir saat özet, on dakika da reklamın ardından yeni bölüm yerine hâlen geçen bölümün devam ettirilmesi, her reklam arasından sonra en az iki dakikalık eski sahneyi baştan izlemek zorunda kalmamız ve sorunlu reytingler... Hepsini bir kefeye koyduğumuzda, Kanal D'nin ne yapmak istediğini anlamak güç. Bölümün aslında tamamlanması, ancak fiili olarak en az yirmi dakika boyu reklam ve tekrar sahneler gösterilerek bitirilmesine hiç değinmiyorum bile. Eğer düşük reyting oranları gelirse, o biraz önce Güneş'in kendisine batırmasını önerdiğim iğneyi mümkünse Kanal D kendine saplasın. Belki uyanmasına fayda olur bir şekilde...

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder