9 Temmuz 2016 Cumartesi

Rengarenk: İlk bakış


'Dışı seni, içi beni yakar' misalidir çoğu insanın hayatı. En özenileninden, en uzakta kalmasını istediklerimize kadar. Zira kimin içerisinde ne yaşadığı, mutlu olup olmadığı, gerçekten nerede olmak istediği, halinden memnun mu değil mi bilinmez. Sana iyi gelenin, o'nun için çekilmez bir çile olabileceği aklının ucundan bile geçmez. Rengarenk'in üzerine oturduğu yapı taşı da tamamen bu. Çok ünlü, sosyetik, zengin, herkesin tanıdığı bir kadın ve onun bu hayatın yapaylığından, yarattığı mutsuzluklardan kaçma girişimi... Ülkenin geri kalanından farklı olarak, kendisini tanımayan bir adamla tanışmasıyla ise, aşk hoş geldi!..

Kemik kadro ve ekip

Dizinin kemik kadrosu, Selin Şekerci (Renk), Kaan Taşaner (Can), Ümit Kantarcılar (Aras), İbrahim Kendirci (Yiğit), İnci Türkay (Zerrin), Açelya Yılhan (Sedef), Selin Yeninci (Neşe), Merve Oflaz (Saadet), Sertan Erkaçan (Ege), Cem Belevi (Pars), Şebnem Doğruer (Refika), Şükrü Türen (Mümtaz), Funda Güray (Derin) ve Ferdi Sancar'dan (Zeki) oluşmakta. NTC Yapım imzası taşıyan Rengarenk'in yönetmen koltuğunda Kavak Yelleri ve Kaçak Gelinler'den tanıdığımız Kerem Çakıroğlu oturuyorken, senaryo Ebru Hacıoğlu, Melek Seven, Fikret Bekler ve Ayşe Günsu Teber'e emanet.

Ünlü olmak ya da olamamak...

Mâlum ki -acı ama gerçek- çoğumuz ünlü değiliz. Hatta yakınından dahi geçmiyoruz ve hâl böyle olunca, o dünyanın şaşası oldukça cazip geliyor. Işıltılı hayatların bir parçası olmak için didinip duranımız da bol. O hayatın içerisindeki herkesi de, mutlu mesut sanmaktayız. Hatta Meryem Uzerli ile hayatımıza giren 'tükenmişlik sendromunu' bir ego sorunu olarak bile görüyoruz. İşte içerisinde olmadığımız bu hayat ancak bir davulun uzaktan gelen sesine eş güzellikte belki de; bilmiyoruz. Sadece özeniyoruz. Çoğu zaman o dünyanın insanlarına haksızlık da ediyoruz. Belki seviyoruz ama severken, üzerlerinde saçma bir sorumluluk da oluşmasını sağlıyoruz; çokça manevi baskı kuruyoruz... Dizinin ele aldığı konu, bu yönüyle aslında gerçekten oldukça dişe dokunur cinsten. Damarı güzel ve kanatılırsa oluk oluk akar. Ama içerisine 'romantik komedi' türü girince, işin rengi biraz değişebiliyor. Absürtlüklerin gölgesinde, o acı gerçekler birer güldürüden ibaret kalıveriyor...

Kısaca hikâye


Renk'in hikâyesi de böyle... Dışarıdan olabildiğince güzel ve ilgi çekici bir hayat. Herkesin özeneceği cinsten şaşalı ve bir o kadar da etkileyici. Ama kimse Renk'e bu hayattan memnun olup olmadığını sormuyor bile. O ünün, şöhretin beraberinde getirdiği yapaylıktan memnun mu merak eden yok. Daha sade bir hayat, gerçek insanlarla çevrili bir dünya istiyor mu önemseyen bile yok. Üzerine birde evlenmek üzere olduğu adamın kendisini aldatma ihtimali binince; o da çareyi, bir gece tamamen boşluğuna gelerek kabul ettiği, ülkenin olabilecek en 'kötü' yapımcısının dizisinde hayat verdiği başrol karakterinin kaçmasında buldu. Karakterin evlilikten kaçışı, onun içerisinde olduğu dünyadan kaçışı oldu. Ve yeni bir aşkın kapısı aralandı. Tabi o kapı önce, büyük bir yalana açıldı...


Olabildiğince tatlı bir aileye sahip Can, kadınlardan oldukça bezmiş. Nedenini tam olarak bilemesek de, bu sebeple kadınlara bakış açısı olabildiğince dar kalıp. Yine onlardan yakındığı bir günde, üzerinde gelinlikle kapısına sığınan bir kadınla karşı karşıya kalmasıysa, tam da istenmeyen otun muhteviyatıyla ilgili. Tabi Renk ülkenin geri kalanından farklı olarak kendisini tanımayan Can'a gerçekte kim olduğunu söylemeyip, hayat verdiği karakterle tanıştırınca; işin rengi biraz değişti. Zira günün sonunda gittikleri bir maçta, her yerde aranan Renk kameralara yakalanmıştı. Artık Can da onun kim olduğundan haberdardı...

Eleştiri-yorum-


Dizinin oldukça keyifli başladığını söyleyebilirim. Ama ne zaman devreye flashbackler girmeye başladı, gerçekten sıkılmanın eşiğinde çokça gezindim. Keşke tüm bu flashbackler kullanılmadan, hikâyenin en başından üzerinden geçilip günümüze gelinseydi. Nereden, nasıl başladığı belli olmayan 'geçmiş' sahneleri bize Renk'in başından geçenleri öğrenmemiz dışında hiçbir cazibe sunmadı. Amaç sadece buyduysa, dış ses misali de dinleyebilirdik her şeyi; hiç gerek yoktu bunca atraksiyona. Eğer amaç bu değildiyse, o zaman bir sorunun varlığından bahsedebiliriz... Zira onun dışında Renk-Can sahneleri oldukça keyifliydi. Arada Can'ı fazla tutuk ve istemezük bulsam da, öyle düşünüyorum.


Renk'in annesi Zerrin olabildiğince karikatürize ama bence oldukça tatlı olmuş. Renk'i anlayamayanların başında onun gelmesi biraz sıkıntı tabi. Kadın kocasının derdine düştüğünden, kızı ilgi-alâka gösterilecekler listesinde haliyle biraz gerilere düşmüş. Can'ın onun elinden çokça çekeceğini tahmin etmekse hiç güç değil. Pek iyi huylu bir kaynana imajı çizmiyor çünkü. Hem de kızını aldatan Yiğit'in safında duruyorken. Onun dışında bir damat adayını kolay kolay kabul etmeyecektir. Hele de Can'ın kendi dünyalarından çok uzakta bir ailesi varken... 


O kısma gelirsek iş renklenmeye başlıyor işte. Şükür flashbackler sona erdiğinde bence gayet keyifli bir iş vardı ortada. Tabi bölümün sonları olduğundan çok uzun süremedi ama ikinci bölüm ve sonrası için umut oldu. Can'ın ailesini oldukça sevdim. Ayrıca arkadaşları, aynı zamanda manevi kardeşleri Yiğit ve Ege de şahaneler. Oldukça deli dolu insanlardan oluşan bir aile kime cazip gelmez ki? Yalnız Refika ile Zerrin tanıştığında neler olur tahmin dahi edemiyorum...

Yine olabildiğince karikatürize bir karakter, Zeki. Doğru kullanılırsa-ki bence ilk bölüm aşırı abartılı sunulması dışında bir sorun yoktu- bir fenomen bile yaratılabilir. Ama dediğim gibi, ancak ve ancak dozunda kullanılırsa. Mâlum, her şeyin fazlası zarar...

Performanslar

Selin Şekerci'yi en son Acı Aşk'ın Sude'si olarak izlemiştik. Bir dram karakterinin ardından, içerisinde dramatik unsurlar taşıyor olsa da komedi yönü ağır basan Renk'e zerre sırıtmayan bir şekilde hayat vermiş. Ve Kaçak Gelinler'deki Şebnem Gürsoy'dan da tek bir esinti taşımıyordu. Bunlar çok önemli, çünkü birbirinden farklı ya da birçok yönden benzer karakterlere hayat verse de oyuncunun nasıl birbirinden farklı performanslar ortaya koyduğunu görebiliyoruz... Kaan Taşaner'i en son Fatmagül'ün Suçu Ne?'de izlemiştim ve aklımda çok da bir şeyler kaldığını söyleyemem. Can'ı oldukça tatlı bir karakter bulmakla birlikte, saçını kestirse şahane olur diye düşünmekteyim. Görünen tek sorun o bana göre...

Ümit Kantarcılar'ı çok göremedik ama Renk ve Can'ın başına büyük çoraplar örecek bir karakteri giydiğini hissettirdi. Onu daha yumuşak huylu rollerde görmeyi tercih ederim tabi... İnci Türkay'ı böyle izlemek ne kadar keyifliymiş? Çılgın, deli-dolu bir anne. Sihirli Annem'in Betüş'ünden sonra, bir aydınlanma yaşıyor insan içten içe... Yine çok göremesek de Sertan Erkaçan, İbrahim Kendirci karakterleriyle dakikasında seyir umudu verdiler. Ferdi Sancar'ı ilk defa çılgın bir rolde izlemiyoruz ama ben ilk defa böylesine 'kıro' bir rolde izliyorum. Hafiften, karakterinin sınırlarını çizse şahane olur. Tek şikayet edeceğim isimse, Cem Belevi. Fark ettiniz mi konunun içerisinde, dolaylı olarak bile geçmedi karakteri. Sonradan önemi artar mı Pars'ın bilmiyorum ama İnadına Aşk'la birlikte yakaladığı ivmeyle bir başrolde olabilecekken, neden böylesi geri plânda bir yan karakteri seçti anlamadım. Umarım ilerleyen zamanlarda bunun için pişman olmaz. İlk bölüm izlenimi kariyeri adında kötü bir tercih olduğunu hissettirdi; bakalım...

Bitirirken...

Can sıkan flashbackleri, yer yer durgunlaşan anlatım diliyle biraz arafta bıraksa da, sonuna doğru hissettirdiği olumlu enerjiyle iyi yerlere gelebileceğini gösterdi, Rengarenk. Zira karakter sıkıntıları dışında, sırıtan tek bir performans yok. Atv'de olması da şansı, mâlum son dönemde oldukça izlenen bir kanal konumunda. Cuma günlerinin iyi reyting alan işlerinden olmayı başaracağına inanıyorum ben. Seyir keyfinin katlanması dileğiyle, bol şans ve reytingler...

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder