2 Eylül 2016 Cuma

Bodrum Masalı: Geçer mi sandın kırıklıkların?..


Tutunduğu dalın kırılmasını seyretmeye dayanamaz insanoğlu. Söz konusu şey sadece alışkanlıkları değildir zira, daha çok geçmişidir arkasında bıraktığı. Yeni bir dala tutunma telaşıyla harmanlanan acısına karışır, kalp sancısı. Hele kime güveneceğini şaşırdıysa daha fena. Bir o yana, bir bu yana savrulur; güçlü bir dal ararken de karşısında yeni yetme bir fidan bulur... İnsanlar için hayat, tutunduğu dala sıkıca sarılıp bırakmamaktan mı ibarettir gerçekten? Yoksa her düşüşü fırsat bilip, daha sağlam bir dal aramaya koyulanlar mı güçlü olur sadece? Nedir bu kırıklıkların sebebi? Geçer mi kısacık sürede?..


Bodrum Masalı ile ilgili beklentilerimi düşük tutmamıştım. Yayınlanan ilk tanıtımdan itibaren ses getirecek bir iş duruyordu karşımızda. Bir dizinin konusuna benzettim açıkçası biraz da, en başında. Özellikle de, batan bir ailenin eski kasabasına taşınması noktasında. (atv'de kısa süre ekranda kalan Günebakan'da da batan zengin bir ailenin, annenin kasabadaki eski evine dönmesi ve sıfırdan hayata tutunma mücadelesi konu ediliyordu) Ama ilk bölümü izlediğimizde, tamamen farklı noktalarla örülmüş hikâyesiyle çok keyifli bir dizi karşılaşmıştı bizi. Elbette sıkıntılar yok değildi. Birincisi o kasabanın Bodrum olması biraz dert. Hele de sıfırı tüketen bir aile için. Zira Bodrum'un ne kadar pahalı bir yer olduğunu tahmin etmek hiç de güç değil. Bir de lüksten birden sefalete düşen bir aile için 'uçakla yolculuk' biraz fazlaydı bence. Otobüs içerisinde o çaresizliklerini görmek isterdim. Kelebek de almamalıydı onları geldiklerinde. Eve nasıl gideceklerinin çaresizliğini yaşamalıydılar. Dediğim gibi, sıfırı tüketen bir aile için giriş biraz sıkıntılıydı yani. Yaprak Dökümü'nde her fırsatta parasızlıktan yakınıp, taksi tepesinden inmemeleri gibi... Sürecin ondan sonraki kısmında her şey daha iyi işlenmişti de, bu "Keşke bu da böyle olsaydı" halim çok da uzun sürmedi. En vurucu nokta ise Ateş'in, banyo tamiri parası için gözünü kırpmadan amelelik yapmaya soyunma cesaretiydi. Hiç zorluk çekmemiş biri için o karar anı, annesi üzülmesin mücadelesi etkileyiciydi... 


Şunu kabul etmek gerekir ki, Ateş başlı başına etkileyici bir karakter olarak yazılmış. Kumaşının sağlamlığı göz dolduran Alperen Duymaz'ın da rolü giymesiyle, aldı başını gitti. Babasının hiçbir işe yaramaz olarak gördüğü, bulduğu her fırsatta eziklemeye çalıştığı Ateş'in mücadelesi biraz da bu yüzden önemliydi. Kendini kanıtlama çabası ve annesiyle kardeşini rahat ettirme derdi... Kısa vadede başarması zor. Ancak uzun vadede tüm dengeleri değiştirecek adımlar atacaktır. Hele şu otel mevzusu biraz rayına otursun, göreceğiz gibi... Tabi ona kızdığım noktalar da yok değil. Biraz fazla kör. Ve emeline ulaşmak uğruna, yanı başındaki insanı kırmaktan bazen çekinmiyor. Evet, farkında değil ama kırılan kalp de kolay tamir olmuyor neticede... Alara'yı Aslı'ya asla tercih etmemeli. Alara'nın içerisinde dışarıya çıkmayı bekleyen bir kötülük varmış gibi hissediyorum. Kuyruğuna ilk basıldığı anda da çekinmeden bunu gösterecek kadar gözü kara mâlum. Uzay'ın arkadaşından farklı bir şey beklenmez elbette ama bu durum Aslı'ya zarar vermemeli. Ateş de, Alara uğruna Aslı'yı görmezden gelmemeli. Bir süre için tek taraflı olacak bu aşkın bir gün, iki tarafı da çemberine alması gerekir. Yani Ateş gerçekleri ne kadar kısa sürede görürse o kadar iyi...


Kendi ektiği ağaçtan topladığı portakallarla reçel yapıp satan biri ne kadar kötü olabilir ki? Ailesine yardım etmek için onun da tüm mücadelesi. Tam da Ateş'e göre bir karakter yani. Aynı kafadalar bir kere. Tek dertleri başkalarının mutluluğu. Bu onları büyük bir aşk çemberinin içerisine itiyor. Ateş o çembere ne zaman dahil olur bilmiyorum ama olduğunda da hiçbir güç çıkartamaz oradan... Ezgi Şenler'i ilk defa izliyorum; tatlı Aslı'yı çok iyi giymiş. Naif ve kırılgan halini tamamen benimsemiş ve dizinin kesinlikle taşıyıcı dişlilerinden biri olmayı başarmış. Tebrikler...


Umutsuz olduğum birileri yok muydu? Vardı... Hilmi Cem İntepe'den böyle bir performans beklemiyordum, evet. Daha önceki performanslarını izlemedim doğrusu lâkin, biliyorsunuz ön yargı en tehlikeli şeylerin başında gelir. Beni oldukça yanılttı kendisi. Hatta o olduğunu bilmesem, no name biri oynuyor rolü bile sanabilirdim. 17 yaşında görünmek noktasında bence en riskli cephede olan oydu ve üstesinden rahatlıkla gelmekte. Performansı da oldukça iyi. Kelebek'e gelirsek, ismi gibi kırılgan değil. Güçlü ve sağlam karakterli birisi. Bu da onun hayattaki tek garantisi. Hangi ortama girse parmakla gösterilecek cinsten. Ateş ile sırt sırta verirlerse kimse kolay kolay deviremez onları. Uzay ve Cenk nal toplar arkalarından. Bence bir düşünsünler derim. 


En çok zorlanan o olur diye düşünüyordum ama kolay adapte oldu Su yeni hayatına. Her ne kadar geçmişe özlem duysa da, darlamıyor her an bu konuyla. Onunla ilgili tek sıkıntım ağlamaları. Bir yerden sonra beş yaşında sürekli ağlayan çocuk iticiliğine bürünüyor ki, öyle olmasın. Su'yu çok fazla ağlatmayalım. Mutlu olması zor ancak, mutsuzluğu da bu kadar doruklarda yaşamasın. Dilan Çiçek Deniz karakterin ruh hallerini iyi yansıtıyor. Mız mız ama hayat dolu Su, ona gitmiş. Dediğim gibi, sadece daha az ağlamalı. Bir de çok bağırmasın tabi, migrenim azıyor gerçekten...


Azmak demişken birden aklıma nedense Evren geldi! Ekranlarda görüp görebileceğimiz en vurdumduymaz, en bencil karakterlerden birisi. Metresiyle birlikte Yıldız'ın sırtından edindiği tüm mal varlığını batırdığı yetmezmiş gibi, elinde kalan tek şeyi de kendi sefası uğruna sattırma derdinde. Ki onu da Yıldız gözden çıkarmış zamanında ama bu bin bir hinlikle yarı hisseyi Yıldız'ın üzerine yaptırmış tekrardan. İleri görüşlü mü, gözü doymaz bir arsız mı varın siz düşününün gerisini. Şimdi metresi de otelin ortağı oldu, zaten zar zor yürüyen otel nasıl bunca kişiyi doyuracak göreceğiz. Daha doğrusu, doyuracak mı göreceğiz... Murat Aygen hep böyle zengin olup da karısını aldatan ve sonra da batan karakterleri mi giyecek bilemiyorum ama döktürdüğü bir gerçek. Evren'e her hafta daha çok saydıracağımız da...


Çok sevdiği bir aşkı gerisinde bırakıp, yeni bir hayata yolculuk etmiş birisi için gerisin geriye aynı noktaya dönmek çok zor olmalı. Hem de sıfırı tüketmişken ve hiç olmadığın kadar çaresizken. Yıldız tüm bunların üstesinden nasıl gelecek, psikolojisi tekrardan nasıl düzelecek bilemiyorum ama Faryalı'dan asla vazgeçmemeliymiş. Ahı tutmuş demek ağır olur da, çok büyük gönlü kalmış onda. Ne kadar dilediyse gelsin diye, geldi işte başladığı yere. En kısa sürede Evren'i kapıya koyup, gerçek aşka koşmalı... Şevval Sam'ın Yıldız performansı çok naif. Yazılanla orantılı, olması gerektiği kadar ağır, olması gerektiği kadar kızgın. Tabi ben böyle olmasındansa daha çok kırıp dökmesini bekler ve isterdim. Evren'in yüzüne onunla ilgili gerçekleri çarpmak yerine, eline ne geçtiyse onu çarpmasını da desteklerdim. Ki hâlâ da desteklemekteyim. Kendini daha fazla ezdirmemeli...


O konuda da bir süre sonra Faryalı girecektir devreye. Aşkı zaten halen taptaze, Yıldız'ı yeniden kazanmak için bir mücadeleye girmeli. Bu sırada da her seferinde Evren'e had bildirmeli. Bakalım ne kadar daha Yıldız'ı karşısında görmekten mutsuzmuş gibi davranacak... İnsan hiçbir sebep bulamazsa, Timuçin Esen için izlemek ister Bodrum Masalı'nı. Bu onun gönlümdeki yerinin en iyi tasviridir. Karakterle ilgili tek şikayetimse, şive kullanması. Bir İstanbul Türkçesi olmasa da, şivesiz konuşmasını tercih ederdim. En azından azalırsa, pek sevinirim... 

Kötülüğün içerisine hapsolmuş gibi duruyorlar ilk bakışta. Ama etrafları öylesine iyi insanlarla çevrili ki, aslında bir o kadar da şanslı Ergüven ailesi. (Evren hariç!) Bu da zaten çıkış yolları. Belki bundan sonra çok büyük paralar geçmeyecek ellerine lâkin çevrelerinde yalancı arkadaşlar, dostlar, sevgililer değil; gerçek arkadaşlar, dostlar ve aşıklar olacak. Günün sonunda da bunun kıymetini anlayacaklardır. Belki de düştükleri duruma sevinirler bile... (Evet, abarttım farkındayım) 

Anlayacağınız izlemesi, hakkında yazması oldukça keyifli bir iş Bodrum Masalı. Eğer çizgisinden sapmaz da böyle devam ederse, ekranın fenomenleşmiş işlerinden birisi olmaya aday. Mehmet Ada Öztekin'in rejisine, Başar Başaran ile Emre Özdur'un kalemine, tüm kadronun da emeğine sağlık. Bakalım, Bodrum'un yeni masalı bundan sonra nasıl yazılacak?..

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder