10 Mart 2017 Cuma

Vatanım Sensin: Kabil olmak ya da olmamak...


Aşk insana neler yaptırıyor. Nasıl da olmayacakları olduruyor, gerçekleşmeyecekleri sıra sıra önümüze diziyor. Aşk, nasıl da insanı çaresiz kılıyor. Nasıl da amansız, dermansız bırakıyor. Mücadelenin rengi ne olursa olsun, nasıl da göğsüne öküz oturtuyor. Düne kadar düşman olduklarınla, nasıl da tek kalp olunuyor... Aşk, gerçekten sihirli bir değnek gibi. Her zaman için olumlu şeylere gebe değil ama olumsuzlukların içinde dahi, parılmadayı çok iyi başarıyor ve Vatanım Sensin de tam bu sebeple, ilk bölümden beri aşkla aydınlanıyor. Tabi hep sınayarak...


Bir devletin yok oluşunu izliyoruz. Düşmanın hayasızca davranışlarını ve senin olana nasıl göz diktiğini... Bir ülkenin kendini pay sahibi sayan devletler tarafından nasıl talan edilmeye çalışıldığına tanık oluyoruz. Ve o devletin kendini nasıl savunamadığına, teslim olduğuna da... Bir yandan da vatanperver kimselerin o devleti kurtarma mücadelesini, sönmüş ruhları yeniden diriltme çabasını ve düşmana haddini bildirme azmini izliyoruz. Mustafa Kemal önderliğinde, nasıl yollardan geçildiğini ve yeni bir devleti yoktan var etmek için nasıl didinildiğini de... Vatanını satmış gözüken bir albayın, aslında nasıl bir vatansever olduğunu, vatansever gözüken bir miralayın nasıl bir hain olduğunu görüyoruz. Derler ya, "Parayla imânın kimde olduğu belli olmaz" diye; işte biz tam da ona şahitlik ediyoruz. Ve bunu büyük aşkların gölgesinde yapıyoruz. Sonunda kurtaracağız topraklarımızı, kuracağız  yeni ülkemizi biliyoruz; peki o aşkların kaçı mutlu sonla bitecek? Hiç bilmiyoruz...



Cevdet'in başına gelen, tam olarak pişmiş tavuğun başına gelmeyecek cinsten. Adamın ülkesinin bekası uğruna katlanmadığı çile, işitmediği hakaret kalmadı. Saygın görüldüğü tarafta dahi her daim kuşkuyla yaklaşıldığı için daima diken üstünde yaşamakta. Hep bir adım sonrasını uzun uzun tayin etmek zorunda. Düşünmeden yapacağı her şeyin sadece kendisini değil, ailesini ve hatta ülkesini zor duruma sokacağının farkında çünkü. Omuzlarında öylesi bir yük var ki, taşımasının zorluğu bir yana, sevdiği insanların gözünde vatan haini olması bir yana... En zoru da aslında hangi tarafta olduğunu söyleyememesi. Bir söylese rahata erecek herkes ama şartlar böylesi acı bir tablo gerektirmekte. Kalbindeki kocaman aşkı yok saymaya çalışarak, ülkesi için hain görünmekte...


Azize'nin bakışlarından, hareketlerinden, bir anlık mimiklerinden kocasının aslında 'kötüyü oynadığını' anlamasını bekliyordum başlarda lâkin, kendimi yerine koyduğumda, öyle iyi bir 'kötü' var ki karşımızda ben de anlayamazdım diyorum. Onun da kalbinde kor bir ateş yanıyor, delicesine seviyor ama bir vatan hainine aşık olmayı kendine yediremiyor. Tersi olsun, başka bir niyet çıksın altından diye ümit ettiği her seferinde hüsrana öylesine sert uğradı ki; bu saatten sonra kavuşmaları daha zor gibi duruyor. Her ne kadar karnında Cevdet'in çocuğunu taşıyor olsa da, böyle. Hele son patlamanın ardından, düşürürse çocuğu daha da fena. Aralarındaki bağ tamamen kopmuş olacağından, Tevfik ile evlenmesinin önünde hiçbir engel kalmamış olacak. Ve sonrası onun için katıksız acı demek. Umarım öyle olmaz tabi...


Tevfik için ne yazsam az kalır, hangi hakareti yazsam yeterli gelmez. Hiçbir hakaret de onun yaptığına eşit gelmez çünkü. Adam tek ayak üstünde kırk takla atıyor resmen ve kimsenin aklı çelinmiyor; "Biz bu adamı çok çabuk safımıza çektik, neden başkaları da çekmiş olmasın?" diye. Akıllı bir kimse bunu pek âlâ düşünür ancak, nasıl Cevdet'in asıl niyetini Azize bir türlü göremiyor; burada da aynı ikna kabiliyeti yatıyor. Kolay ikna oluyor ama öyle güçlü de ikna ediyor ki; gözün kapalı canını teslim edersin. Pek tabi ardından da sırtına kurşunu yersin. Zira o kadar da korkak. Herkesin arkasından iş çevirmesine yaraşır bir huy... Daha büyük kazanımlar elde edeceği, finale değin her daim yüzü güleceği de kesin. Anlık korkuların onda hiçbir tesir bırakmadığı da... 


En az babası kadar vatanperver, en az babası kadar canını milleti, devleti uğruna gözünü kırpmadan feda edecek bir karakter Hilal. Öylesine vakur, öylesine asil ki; tam bir güçlü Türk kadını. Attığı her adımda, bastığı yeri titreten edası da cabası. Kim kapılmaz ki böylesi güçlü ve etkileyici bir rüzgâra? Leon da kapılmış bulundu işte bir kere... Asla bir araya gelemeyecek gibi gözüken iki düşmanın, kendine çeken inanılmaz aşkının mimarı onlar. Leon'un çapkın hali, Yıldız'la aralarında bir şeyler olacağı izlenimini doğurup can sıksa da ilk bölümlerde; kalbi ona doğru kişiyi çoktan göstermiş meğersem. Onu da sağolsun(!) Yıldız'ın ona yazdığı aşk mektubu sayesinde öğrendik. İzah edemediği bir fırtınanın içerisinde mücadele eden ve kıyıya aşık olduğu gözlerin sahibi ile varabilmeyi arzulayan bir Yunan teğmeni o. Bu o kadar zor ki, ancak saf değişmesi her şeyi mümkün kılabilir görünmekte. Peki Leon bunu yapar mı?..


Leon ile ilgili yapılan en büyük hata, Hasan Tahsin'in ona vurdurtulmasıydı. Bu ne yazık ki pek de masum, pek de geri plânda tutulabilecek bir şey değil. Kendini tam anlamıyla kanıtlayabilmesi ve ikna edebilmesi için Yunan tarafına dev bir kazık da atması lazım; Hilal için eğer saf değişirse. Ve bana bunu yapar gibi geliyor. -Çünkü yaptıkları çoğu şeyden memnun değil. Savaş suçu denen şeyden nefret ediyor. Çoğunlukla sadece verilen emri uyguluyor...- Her ne kadar son bölümde, "İsyancı bir Türk kızına his beslemem kabil değil" demiş olsa da, nasıl pişman olduğunu Hilal odasından çıktığı anda gördük. Peki ya, Hilal'in o hüzünlü hali neydi bu lafları işittiğinde yüzünde beliren? Bu tek taraflı bir aşk hiçbir zaman olmadı bence ama en azından bunu Leon'un da öğrenebilmesi için, o talihsiz lafı söylerken gözünü Hilal'den kaçırmaması lazımdı. 


Duyduklarından sonra Hilal aşkını kalbine gömecek değil, Leon desen kalbi alev almış; elbet her daim birbirlerini düşünecek ve çekilecekler. Halit İkbal olduğunu öğrendiğinde, tutuklaması gerekirken; "Ben bu savaşta ne yazık ki mağlubum" diye Hilal'in dudaklarına yapışmış bir adam o. Halit İkbal'i ölmüş bir vatanperverle birlikte gömmeye çalışıp, Hilal'i kurtarmaya çalışan romantik bir Yunan teğmeni, aynı zamanda. Hilal desen şöyle şöyle yazamıyorum tabi. Kızımız sadece bize gösteriyor aşkını, o aşka dair hissettiklerini. Leon'u ise karşısında her bulduğunda sadece azarlamakla yetiniyor. İşte tam da bundan, Leon keşke yüzünün aldığı şekli görebilseydi...


Çünkü bu aşkın arasına kaynak olmak için elinden geleni yapmaktan geri durmayacak bir Yıldız var elimizde. Öylesine bencil, öylesine dik başlı, öylesine katlanılmaz bir karakter ki; babası bile çocuklarının isimlerini sıralayıp karakter özelliklerinden bahsederken; ona sıra geldiğinde, "Yıldız işte..." demekle yetinmekte. Asla sahibi olamayacağı o aşk için bin bir çirkinlik yapmak için atakta beklerken, Hilal'in her daim Leon'a düşman görünmesinin mantıklı bir izahı yok yani bence. Tamam, köşelerde buluşup, saklı saklı aşk yaşamasınlar bir süre daha. Yine tamam, özgürce aşklarını haykıracakları bir ortam olmasın uzunca süre. Ama en azından Leon da bilsin, Hilal'in kalbinin onun için attığını. Her an onu aklında taşıdığını, hayâliyle yaşadığını. Ona da yazık gerçekten. Son söylediğinin ardından her ne kadar köteklik olduğunu düşünsem de... Yıldız'a da çok fazla paye verilmemeli. Bunu senaristlerimizden rica ediyorum. Hilal ile Leon arasında zaten koskoca bir vatan mücadelesi var, bir de Yıldız'ı iliştirmeyin. Bir karakteri bunca haksızlığına rağmen, böylesine yüceltmeyin. Zira, Hilal ile Leon'u yan yana gördüğüm her sahnenin ardından bir Yıldız yılanlığı izlemekten çokça sıkıldım. Mehmet'le everin, ikisini birlikte uzak bir memlekete yollayıverin. HiLeon aşkına mevcut şartların engeli yeter de artar zaten...


Onun için en ideal adayın hep Ali Kemal olduğunu düşünüyordum ama artık onu da istemiyorum. Ali Kemal de çünkü artık doğru yolu buldu. Vatanperverlik yolunda emin adımlarla ilerliyor. Yıldız onu da hak etmiyor... Ali Kemal ilk bölümden beri ne kadar karizmatik durursa dursun, gözüme batan bir karakterdi. Net bir duruşu olmadığı için sanırım. Lâkin son bölümlerde öyle güzel bir yön verildi ki karaktere, hayran olunası. Hele son bölümde babasının karşısına geçip hesap sorduğu, onun öz babası olmadığını haykırdığı sahnede çok etkilendim. Onu sevmediğini bağırırken, cebinde çocukken verdiği kurşun askeri hâlâ taşıyor oluşunaysa çok üzüldüm. Ona pusu kurmaya meyletmişken, dayanamayışı ise enfesti. Ona başka bir zevce bulmamız şart gibi. Yıldız zamanla düzelir, o da böyle bir evrim geçirir diyeceğim ama hiç sanmam. Onda o ışıktan eser yok. Rüzgar nereden eserse, her daim orada bitecek gibi...


Dedim ya, sonunda ülke kurtulacak, düşmanlar def olunacak, Türkiye Cumhuriyeti kurulacak. Peki efendiler, bu kalpleri yakan, çaresiz aşkların vede aşıkların bir mutlu sonu olacak mı? Durun, durun hiçbir şey söylemeyin; hazır değiliz.

Sadece bilin ki, olsun isteriz...

Beklenen Kral

3 yorum :

  1. Yazım şekline bayılıyorum!Düşündüğümüz şeyler nerdeyse aynı ama Yıldız'a bu kadar yüklenmemelisin. Ben onun evriminin 10 bölüm içerisinde gerçekleşeceğini düşünüyorum.Ne de olsa o bir Türk Kızı beyninde bu düşünceler olmasa bile kalbinde ve aklında var.

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Teşekkür ederim. Yıldız noktasında fikrimin değişeceğini pek sanmıyorum ama bakalım, belki zaman ona da iyi gelir. Sevgiler... :)

      Sil
  2. Yıldız konusunda o kadar haklısın ki. İlk bölümden beri haz etmiyorum o kızdan. Hilal benim olmak istediğim kişiyi o kadar güzel temsil ediyor ki ona hayran olmamak elde değil. Leon ise aslında sevgiye muhtaç küçük bir erkek çocuğu. Onun o masum hallerine, Hilal'e kıyamayaşına, bakışlarına bayılıyorum. Aşkları ise o kadar saf, içten ve mükemmel ki, onların karşısında duran tüm engelleri benim yıkasım geliyor. Ali Kemal'i en başlarda bende sevmiyordum ancak son bölümlerde sevmeye başladım. Doğru yolu buldu. Ancak bu Yıldız sevdasından vazgeçsin. Ona Eleni yakışıyor ve Eleni ile de oynamasın yazık kızcağıza. Cevdet'e diyecek bir şey yok. Allah ona sabır ihsan eylesin. Azize'ye arada kızsam da hak vermeden de edemiyorum. Veronika'ya ise çok üzülüyorum. Ölmemiş evladına yıllarca yas tutan anne gibi anne.

    YanıtlaSil