11 Mayıs 2017 Perşembe

İçerde: 'Ağzınız yüzünüz dağıldı, yeter!..'


Güvenmek, güven duymak ne kadar da büyük bir lüks değil mi? Gözün kapalı sırtını yaslayabileceğin, başın dara düştüğünde senden çok dertlenecek birilerinin olması... Peki güven öyle kolay kazanılabilecek bir şey mi? İnsanın karşısındakine güvenmek istediği kadar, kendinin de güvenilir olması gerekmez mi? Öyle kolay mı tek taraflı bir güveni yaşamak? Bir yerden sonra elbet fire vermez mi?.. Celal ne bekliyordu bilemem, lâkin güvenilecek biri kesinlikle değil. Sözünde durur falan, fasa fiso. Kendinden başka kimseye değer verdiği yok ve etrafındakilerin de her daim sadece ona değer vermesini istiyor. Bunu elde edemediğindeyse, yakıp yıkmayı maharet sayıyor...

33. Bölüm



Geçtiğimiz bölüm fecaatler silsilesiydi, biliyorsunuz. Üzerine tekrar konuşmak dahi istemiyorum, o derece. Yalnız bu hafta büyük oranda iyi bir bölüm izlediğimizi söyleyebilirim. Hatalar, sorunlar, sıkıntılar, gereksiz akslar yok muydu; vardı. Lâkin her halukârda tatmin ediciydi. Ters köşeler de öyle fos değildi... Sarp'la Yusuf'un, Mert'in takip edeceğini bile bile mezarlıkta buluşmasının bir mantığının olmadığını ve ancak ortada bir plân varsa, kabul edilebilir olduğunu yazmıştım. Şükür ki öyle çıktı, ikisi de henüz o kadar şirazelerini kaybetmemişler... Mert'i tuzağa çekmek için, Sarp'ın kimliğinin alenen açık edilmesi büyük risk. Sarp'ın, Mert'in kendisinden şüphelendiğini anlaması ise büyük şans. Bir taşla iki kuş vurmak için de güzel bir fırsat. Tabi belirtmeden de geçmemek lazım, Sarp hemen gidip de Celal'e yetiştirmeyeceğini nasıl bildi? Evet Füsun ve Eylem, Mert için de çok önemli ama bu da sıradan bir mesele değil. Mesela, Davut ucunda Melek olsa dahi böyle bir gerçeği gidip de Celal'e söylemeden durmazdı. O, Mert'in duracağından nasıl emin oldu bilemedim. Belki de bilmedikleri kardeşlik bağı öyle hissettirmiştir, kim bilir... Nitekim, son ana kadar plân tıkır tıkır işledi. Bir yerden sonra olanlarsa, beraberinde büyük bir felaketi getirdi...


Füsun ve Eylem söz konusu olduğunda, Mert'in kısa vadede gidip de Celal'e onun polis olduğunu söylemeyeceğini az buçuk biz tahmin ettik. Sarpların sığındığı Kudret plânı açık edilmeseydi, durum nihayete de sonunda erecekti. Ama tabi, her şeyin tepe taklak olması dakika dahi almadı. Kudret'in hapisten çıkartılıp gizli bir eve götürülmediği, aksine hapisten Celal'in iş verdiği adamlarca kaçırıldığını öğrenmesiyle; Mert için ipler koptu. Gözü ne Eylem ne de Füsun gördü. Ve Sarp'ın gerçeği böylece ayyuka çıkmış oldu... Mert'in gerçeği o an söylemesinin, Celal'de herhangi bir minnet duygusuna yer bırakmayacağı barizdi. Bu sebeple ekstra Mert'e cephe alacağı da. Çok da gecikmedi, onu bir anda tüm plânların dışında bırakması. Artık ne zaman ikna olur da eskisi gibi sözüne güvenir yeniden, o da bilinmez. Bilinen bir şey var ki, o da Celal'in zerrece insanlıktan nasip almadığı... Kendisi dışında kimseye değer vermeyen bir adamın, gözündeki suçlunun ne ailesinin ne de sevdiklerinin gözünün yaşına bakmayacağı bariz. Füsunlara yaptıklarını o sebeple büyük bir olay olarak görmüyorum. Ama tabi şunu da belirtmeden geçemeyeceğim, hayvansın Celal!..


Sarp artık sadece kendini değil, annesini, Eylem'i ve Barış'ı da korumak zorunda. Molotof atıp lokantayı ateşe veren adamın peşlerinden gidip, götürüldükleri evi öğrenmesi ise hiç iyi olmadı. Gelecek bölüm fragmanında görülen, Füsun'un kaçırıldığı. Kaçıran da Mert. Bu da bana ona bir zarar gelmemesi için kendisinin ilk adımı attığı izlenimini verdi. Otomatikman, Celal'i atlatmış olabilir yani. Zira şu durumda Celal'in, Mert'e Füsun'u kaçırma emri vereceğini hiç sanmıyorum. Mert'in de onlara bir şey olmasına müsaade etmeyeceği bariz. Belki böyle böyle Celal'le iyice araları açılır da, "Ben ne yapıyorum?!" dediğini duyarız Mert'in. Kendisini nasıl affettirir, Füsun'un kırdığı kalbini nasıl onarır hiçbir fikrim yok. Ancak bu mesele yazdığım gibi, onun Celal'i atlatması üzerine işlenirse tadından yenmez söyleyeyim. Öteki türlü Füsun'un tutsak olması, Sarp'ın boyun eğip Celal'in ayağına gitmesi demek. Annesine bir şey olmasını göze alamayacaktır, haliyle. O gidişin de dönüşü yok mâlum... Mert'e büyük iş düşüyor yani.


Mert illa ki gerçeği Celal'e söylemek zorunda mıydı? Bence değildi. Konuyu bu denli açık etmeden de pek âlâ, ortada bir tuzak olduğunu dile getirebilirdi. Hem Celal'le, o ana kadar sakladığı için arası açılmamış olurdu hem de Füsunların başı derde girmezdi. Hatasını telafi etme fırsatı varken, marifetini konuşturmalı kesinlikle... Bir de abi kardeş, daha ne kadar birbirini yiyecek gerçekten? O ne uzun birbirine hâd bildirme sahnesiydi öyle. O ne uzun dövüştü. Öncesinde karşılıklı kurşun yağmuru da olunca, bir an sahne hiç bitmeyecek sandım. Nihayet ikisi de tepeleri aşağı düştüler de, kavga dövüş defteri kapandı... O sahnede gösterilen flashbacklerinse bizim için değil, onlar için olmasını isterdim. Mert'in, Sarp her yumruk indirmesinde yavaş yavaş hafızası tazelensin ve çocukluğuna dönsün falan. Öyle olmadı, beklentiyi çok yükseğe çekmeye de gerek yok zaten. Ama ne bileyim, öyle olsa hiç fena olmazdı. Annesi, çocukken elinden düşürmediği müzik kutusu beyninde hiçbir şimşek çaktırmadı şimdiye değin; bari bu sahne bir işe yarasaydı. Hiç olmadı sahneye yine Füsun girseydi de, "Yeter yahu, ağzınız yüzünüz dağıldı" diye ayırsaydı ikiliyi. İkisi de kan kustu, "Kızılcık şerbeti içiyoruz" dahi diyemedi sahne boyunca... Bu arada belirtmeden geçemeyeceğim, güzel bir dövüş sahnesi çekilmiş. Öncesindeki kurşun yağmuru sahnesini saymıyorum tabi, efektler ağlıyordu çünkü...


Kudret'in hapishaneden kaçırılması, her şeyi zincirleme reaksiyonla büyük bir felakete sürükledi. Kudret, kendisini de o felaketin içerisine hapsetti. Bu sefer de Celal'in elinden kurtulmayı başarır mı bilemiyorum ama işinin pek de kolay olmadığı açık... Sonunda böyle olacağını bilse kılını dahi kıpırdatmaz, o şartlarda olabilecek en konforlu tek kişilik koğuşun tadını çıkartırdı... Güvendiğim şey bu meselenin bir ucunun Alyanak'a bağlı olması. Bir diğer şey de, Kudret'in bu zamana kadar hep dört ayağının üzerine düşmeyi başarması. Şahsen ben Celal'in sonu gelmeden, onun sonunun geleceğine inanmıyorum. Onca parayı kaptırdı bir kere. Alyanak şimdi hem o hem de Celal paranoyasıyla eli yüreğinde yaşayacak bir süre ve öyle kolay kolay kurtulamaz gibi bu sefer. Kudret'in eline bir düşmesi şart yani. Celal'in bir zaferine daha tahammülüm yok gerçekten. Evet, Kudret de iyi bir halt değil ama ikisinden birini seçecek olursam; şüphesiz onu seçerim. Celal'in bencil kişiliğiyle yeterince derbeder olduk, daha fazlasına kesinlikle gerek yok. Bakalım, Kudret için bu sefer de paçayı yırtmak diğer seferlerde olduğu gibi mümkün olacak mı...


Melek öldü, uzaklara gitti. Bir daha dönmeyeceği bir yere. Öldüğü bölüm herkes darmadağın oldu ama fark ettiniz mi bilmiyorum, artık Celal dahil kimsenin umurunda değil yokluğu. İşte arada canı sıkıldıkça Sarp, "Meleğim" diye yad ediyor. Celal yatakta öyle oturmuş, belki de başka bir şey düşünüyor ama biz Melek'i düşündüğüne inanmak istiyoruz falan. Hele Mert, Melek'e en bağlı karakter oydu ama bölüm içerisinde bir kere bile aklına gelip de uzaklara dalmıyor, göz yaşı dökmüyor. Tamam ortada büyük bir gerilim var ve her an aksiyonla dolu ama ne bileyim, Melek'in bu kadar çabuk unutulması içime dert oldu. Demek ki baba da olsan, en yakın dost da olsan, sevgili de olsan; totonun derdine düşünce, tüm acılar bir anda unutuluyor. Hayatlarımıza güzel bir bakış açısı bu aslında. Ne olursa olsun, herkes kendi derdinde zira...

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder