5 Mayıs 2017 Cuma

Vatanım Sensin: Bu nasıl bir ikilemdir arkadaş?!


Hiç kolay kazanılmıyor vatan dediğin. Hiç kolay def edilmiyor düşman dediğin. Hiç kolay olmuyor mücadelen, savaşın. Ama sadece inanmak yetiyor. Kalbinle inanmak ve bu uğurda yol almak. Eğer yolun doğruysa, elbet aydınlığa çıkıyorsun. Elbet sonunda amacına ulaşıyorsun. Ve elbet, İzmir'in dağlarında çiçeklerin nasıl açtığını görüyorsun... Haftalarca bizi delirttikten sonra, o kadar şahane bölümler izler olduk ki, ne desem eksik kalır gerçekten. Özellikle de milli mücadele ruhunun yeniden canlanması şahane. Efsane repliklerle, oyuncuların mükemmel performansının harmanlanması için de ne desem bilmem...

26. Bölüm


Geçen bölümün sonunda mebus Rıza'yı, Tevfik'in yanında gördüğümde en az Cevdet ve Azize kadar ben de beynimden vurulmuşa döndüm. En başında kurulmuş bir tezgah mı vardı, yoksa Rıza bey onların içinde görünüp kaleyi içten yok etme girişimine mi kalkmıştı belirsizdi. Tabi ki, ikisi de çıkmadı. Hamilton'ın Mısır'dan getirdiği esirler içinde yer alan oğluyla tehdit etti şerefsiz Tevfik. Gözü öylesine dönmüş, öylesine bir vatana ihanet içerisine girmiş ki; bazen düşünüyorum, "Gerçekten hiç sorgulamıyor mu acaba yaptıklarını?" diye. İçinden çıkılmaz bir karakter. Ayrıca tahammül edilmez de. Ama her zaman dediğimi tekrar edeceğim, Onur Saylak öyle bir performans ortaya çıkartıyor ki; o şerefsizi gözlerim dahi arıyor... Vatanı için ölmeyi dahi göze alan, bu uğurda oğlunu gerekirse ölmek için askere yollayan Rıza beyin tepkisi ilk başta haklı olarak çok duygusaldı. Ama bence her halukârda, sonunda kürsüye çıktığında o konuşmayı yapacaktı. Oğlunun pusulası sadece gönlünün bunu yaparken daha huzurlu olmasını sağladı yani. Ve o nasıl bir pusulaydı? Nasıl duygu yüklü yazılmış, nasıl ince ince kalbe dokunacak anekdotlar işlenmiş... Dedim ya, hiç kolay kazanılmıyor vatan dediğin. Bir şekilde bedel ödüyorsun işte böyle. Bazen sevdiklerinle dahi sınanıyorsun. Rıza beyin meclis konuşması bu sebeple birkaç kat daha değerli. Birkaç kat daha mühim ve önemli...




Bu konuşmayla birlikte Mısak-ı Milli kabul edilmiş oldu. Mustafa Kemal Paşa'nın ilerlediği o kutlu, o doğru yolda bir adım daha atıldı ve düşmana da bir çelme takıldı. Artık her şey daha farklı olacak. Elbette yine de, hiç kolay olmayacak... Dizide yaklaşık iki kez, "Yobaz" kelimesinin biplendiğine dikkat ettim. Bu neden yapıldı gerçekten? O devirde, Kuvvacılara karşı böylesi garabet bir mücadeleye girenler yobaz değiller miydi? Ayrıca bunu yapınca, daha çok dikkat çekildiğini fark etmiyor musunuz? Yoksa asıl niyetiniz de o mu? Akıl alır gibi değil... Hikâyelerinin birden öldürülmek suretiyle bitmesi de manidar. Bakalım konu şimdi nasıl ve ne üzerinden işlenecek... Bu bölüm en çok sevindiğim şeylerden biri, Cevdet'in sonunda gülen gözlerini görmekti. Mustafa Kemal Paşa'nın bizatihi ona yazdığı pusulayı Yakub okurken nasıl da hem gururlandı hem de duygulandı. Pusulanın içerisinde sık sık Eşref kelimesinin geçmesi de, Eşref Paşa'yı yâd etmek için düşünülmüştü muhtemelen. Ne adamdı ama ne onurlu bir ölümdü... Cevdet görevine devam edecek. Yunanların safında görünerek, istihbarat çalışmalarını sürdürecek ama zamanı geldiğinde, iade-i itibarı yapıldığındaki unvanı şimdilik Miralay olarak güncellendi bile. O zamana kadar, unvanının boyut atlayacağıysa kesin. Dirayetin bol olsun, Miralay Cevdet...


Kara Fatma'nın hikayesi, Kurtuluş Savaşı'nın en ilgi çekici yanlarından birisi olmuştur hep benim için. Demet Evgar'ın da zihnimde canlandırdığım Kara Fatma'yı birebir yansıttığını düşünüyorum. Ve hatta fotoğraflarını yan yana getirdiğimde de bu his pekişiyor. Kim, onun bu rol için uygun olduğunu düşündüyse aklına sağlık. Altından kalkamayacağı hiçbir performans olmadığını göstermesi açısından da oldukça önemli bir seçim... Onunla bu bölüm vedalaştık, daha uzun kalmasını ve Azize ile daha çok sahnelerini izlemek isterdim ama vatanı kurtarmak için daha katedilecek çok yol var. O da bu yolun bir parçasından ilerlemek için gitmeliydi. Yalnız giderken, Türk insanına has gıybet özelliğini de diri tutmayı başardı. Kara Fatma dahi olsan hem Türk hem de kadınsın, gıybetsiz olmaz; olabilemez!.. "Evladın hür bir vatanda doğacak ve babası da yanında olacak!" daha ne desin Azize? Cevdet söyleyemiyor sana bu gerçeği ama sen şimdi onca parçayı bir araya getir. Bundan da anlamazsan artık, yuh yani. Cevdet'in bir kahraman ve o çok merak ettiğin, Kuvvacıların başındaki isim de o. Şükür ki artık, Tevfik'e gidip de bir şeyleri yumurtlama tehlikesi yok. Bundan sebep, Cevdet'in gerçeğini öğrenmesinin önüne bir engel çıkmasın rica edeceğim. Kadının içi azıcık huzur dolsun bırakın da. Karnındaki bebek çıktığında direkt sigaraya başlayacak diye korkuyorum...


Aldığımız günaha gelelim şimdi de. Hepimiz aldık. Hiç öyle, "Ben almamıştım" der gibi bakma ekrana. Leon'u ele verenin Yıldız olduğundan emindik. Zira, ortada bir de Stavro gerçeği vardı. Biliyorsunuz, Yıldız ne kadar hoşlanmıyor görünse de bu tür durumlarda hep onun yanında bitmekte. Lâkin, karakterle empati yapabilmemiz için senaristlerimiz bir ters köşe yazmışlar. Üzerine bir de dövdürüldü ki, iyice kanımız ısınsın diye, belli ki o da. Evet, o yaşadığı olay sebebiyle haline üzüldüm. Lâkin tutarsız bir karakter olarak kaldığı sürece, kendisiyle empati yapmam mümkün değil. Benimsemem ve davranışlarını kabullenebilmem de... Ali Kemal ona hâlâ deliler gibi aşık. Onca yaşanana, onca hırpalanmaya, örselenmeye ve yok sayılmaya rağmen... Ama Yıldız'ın da hâlâ derdinin ne olduğu belli değil. Bu karakter gerçekten ne istiyor, hayata ne olarak bakıyor. Konak dışında, gerçekten nelerden hoşlanıyor hiç bilmiyorum. Çünkü en zayıf anında da en güçlü anında da karşısındakine oynuyor. Kendini, duygularını hiçbir zaman belli etmiyor. Ve hep mağdur. Hep başkalarının kendisine üzülmesine, acımasına muhtaç. Bir şeyleri hep bu mağduriyetle kazanmaya çalışıyor. Gerçekten neden böyle oluyor? Bu karakteri ne zaman tutarlı bir şekilde izleyeceğiz? Bizim onunla empati yapmamızdan önce, onun tutarlı bir şekilde yazılması gerekiyor. Ali Kemal'e de, o kalbine de, sevdasına da yazık oluyor çünkü. Evet, kendisini suçladığım için özür diliyorum. Ama bunu düşünmeye kendisinin sevk ettiğini de unutmamalı. Zira kimse, "Acaba kimdir?" demedi bile...


Peki, Mehmet'e ne demeli? Bu çocuk neden böyle gerçekten anlamıyorum. Haklı bir davayı neden sürekli sulandırırken izliyoruz? Neden bu kadar kötü ve neden kendi doğruları dışında, başka bir doğru yok? Ben kendisine, Yıldız'a katlandığımın yarısı kadar dahi katlanamıyorum izlerken. Yıldız en azından tutarsız da böyle. Mehmet neden böyle? Bu şekilde bir yere varamayacağı açık ve Hasan Basri gibi bir abinin kardeşi olmak da ona hiç yakışmıyor. Umarım tez elden karakteri değişmeye başlar diyeceğim ama o yönde hiç ışık görmüyorum... Baş düşmanına, işi düştüğünde bir numaralı ispiyoncu dahi oluveriyor. Stavro ile iyi anlaşırlar aslında, oturup bir çay içsinler. Kafa yapılarını ben çok benzetiyorum ve rica ediyorum hiç olmazsa biri kafasına sıksın öldürsün şunu. Ben katlanamıyorum...


Sonuna kadar sakladım, haklarında yazmak için bekledim. O kadar yorgun düştü ki kalpleri, sıra onlara gelene kadar dinlensinler istedim... Öylesine masalsı ve gerçekçi bir aşk izliyoruz ki, tüm bu kargaşa içerisinde insanın içini ferahlatan yegane şeylerin başında geliyor, HiLeon. Az kalsın ayrılacaklardı. Yolları birbirine zıt topraklara düşecek ve bir gün olur da savaş biterse, belki kavuşacaklardı... Oysa ki bilmeden Mehmet yetişti yardımlarına. Onların bir bilinmezliğin içerisinde, başka diyarlara savrulmasının önüne geçti. O aşkın, o sevdanın, belki de bir daha hiç bir araya gelemeyecek Hilal ve Leon'un tekrar tekrar sarılmalarına, kokularını içlerine çekmelerine vesile oldu... Sanırım bunu böyle Mehmet'in kulağına biri fısıldasa, kendi kafasına sıkar. Bir düşünülsün bence... Leon, hiç olmadık bir çıkmazın tam ortasındaydı. Vatan hainiydi ve cezası da kesindi. Bu sahnelerdeki o dik duruşu ise enfesti. Vasili ile sahnesinde, babası olarak biraz daha şefkatli yaklaşmasını beklerdim oğluna. Ne olursa olsun, oğlu yani. Evet, kendince haklı çıkışmakta ama yaşayacağı daha kaç gün kalmıştı ki o an?.. Onun sergilemediği babalığı, Cevdet sergiledi. "Sizi nefret, beni sevda bu hale getirdi" dedikten sonra dahi elini omzuna atıp, kendini güçlü hissetmesi için elinden geleni yaptı. Leon'un uzunca zaman hain ve ajan gözüyle baktığı o adama, şimdi hayranlıkla ve gülen gözlerle bakması ise düşüncelerin zamanla nasıl da şekil değiştirdiğinin canlı kanıtıydı. Babasından görmediği şefkati, zamanında ajan olarak gördüğü ve aslında bir yerde aynı pozisyona düştüğü Cevdet'ten gördü...


Ardından ikinci bir şefkati gördü... Kalbinin pır pır atmasını sağlayan o kız karşısındaydı. Tüm bunları yaşamasının sebebi ama bir an dahi pişmanlık da duymadığı, sevdiceği Hilal. Gözlerinin içinin parlaması, soluk benzine azıcık renk gelmesi de bu aşktandı... Veronika sonunda algısındaki bulanıklığı gidermişe benziyor. Mektubu tekrardan hafızasından geçirdiğinde, karşısında duran Hilal'den başkasını tarif etmediğini anladı Leon'un. Ve hiç de beklemediğim bir tepki verdi. Ben yalan yok yakasına yapışıp, "Oğlumun başına bunlar senin yüzünden geldi!" demesini bile bekledim. Ama tam tersi; oğlunun kalbini böylesine attıran o kıza sıkı sıkıya sarılıp, sanki Leon'a sarılıyormuş gibi hasret giderdi. Beni gerçekten çok şaşırttı. Leon'la onu görüştürtmesi ise iki kere şık bir hareketti. Keşke ardından intihar etmeyi seçmeseydi. Biraz olsun bekleseydi... Öleceğini sanmıyorum. Daha Dimitri/Ali Kemal meselesi var aydınlığa çıkmayı bekleyen. Azize'nin, onu acil bir şekilde hayatta tutması gerek yani. Hem kolay mı öyle hemen ölmek. Leon'u, delicesine üzmek?.. 


Hilal ile konuşması ve eline tutuşturduğu, hâlâ ne olduğunu anlayamadığım şey ise muhtemelen Leon'un fikir değiştirmesine sebep oldu... Mâlum Cevdet'in içi dayanamamış Leon'un o haline ve Vasili'nin kanına girmişti. Onun, "Kuvvacıların arasına sızacaksın" söylemini de Tevfik mi fikir olarak sundu bilemiyorum ama bu mesele çok su kaldırır vaziyette. Leon'un kurtuluşu, sıradan bir kurtuluş değil çünkü. Hilal'in eline tutuşturduğu şey, o nezaretin anahtarı dahi olsa oradan kimseyle karşı karşıya gelmeden çıkması imkansız. Cevdet'in kaçışını hatırlayın. İlla ki kan dökmesi gerekirdi ve Stavro'nun onun kaçtığını anladığı sahnede de buna dair bir emare yoktu. Vasili gizlice Leon'u kaçırdı ve bunu haber vermek için eve gidip, Veronika'yı o halde buldu... Leon ise sevdiceğinin karşısındaydı. Suratının asıklığı ve suçlu gözlerle Hilal'e bakışı ise içlerine sızmayı kabul ettiğindendi. Zaten asıl o ifadesi bundan emin olmamı sağladı... Bunun sonu, Leon'un içine sızdığı Kuvvacılardan birine dönüşmesi olacak şüphesiz. Ancak, Hilal içlerinde oluşunun asıl sebebinin en başında Vasili ile yaptığı anlaşma olduğunu öğrenirse eğer; yandı gülüm keten helva. Leon kendini anlatana, Hilal'i ikna edene kadar akla karayı seçecek demektir... Peki ya yanılıyorsam? Yani, Leon gerçekten kaçtıysa? İşte o zaman yine yolları ayrılacak. E, buna da yürek dayanmaz. Bu nasıl bir ikilemdir arkadaş, delirtecek misiniz bizi?..

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder