20 Haziran 2017 Salı

İçerde: Bu mutlu sonu çoktan hak etmiştiniz...


Vedalar gerçekten zor. Ne olursa, nasıl olursa olsun zor... İçerde'yi severek izlemeye başlamış, ardından senaryosunun gidişatı sebebiyle sadece çıldırmak kalmıştı geriye. İzliyorsam sebebi, mükemmel oyunculukları ve belki biraz da hakkında bir kere yazmış olmaktı. O mükemmel oyunculuklar ki, ne yazılırsa yazılsın her an devleştiler gözümüzün önünde. O dev oyunculuklar ki, İçerde'yi asıl izlenir kılan her daim onlar oldular. Ve finalin ardından aklımda yine sadece o dev oyunculuklar kaldı. Bir kadro ancak bu kadar kusursuz dizayn edilebilirdi. Herkes rolünün hakkını ancak bu kadar başarılı verebilirdi. Ve hak ettiği mutlu sonu aldığı için çokça mutluyum şimdi İçerde için...

39. Bölüm -FİNAL-




Bu bölüm eğer kötü bir sonla bitecek olsaydı, benim için final 38. bölüm olacaktı. Zira dizinin gelmiş geçmiş en güzel bölümünü izlemiştik. Final tadında ve kusursuzdu. Zaten ondan sebep, son bölümünde her şeyin kaosa dönüşeceğini ve yine Celal'in kazanacağını düşünmeye başlamıştım. Nitekim, son ana kadar da o düşünceden sıyrılamadım. Hele reklam öncesi son karede Umut yerde, Sarp yerde ama Celal'i ayakta gördüm şalterlerim attı. "Buyur, kötülük kazandı" moduna girdim hemen. Reklam sona erdiğindeyse, mutlu sonun kapısı aralandı. Herkes hak ettiği sonu kucaklamış, Yılmaz ailesine de mutluluk düşmüştü. İyi ki de öyle oldu. Her hafta istisnasız kan kusan karakterlere bir de finalde kötü son yazarsan insanlar, "Biz bu zamana kadar boşuna mı izledik yani?" der haliyle. Herkes Celal'in kaybetmesi ve Sarp ile Mert'in sonunda kavuşmuş mutlu bir hayat sürdürdüğünü görmek arzusuyla izledi neticede diziyi. Tamam, Celal'i son ana kadar öldürmeyip polise teslim ederek biraz bu ölüm riskini üstlendiler sayılır Yılmaz kardeşler ama yine de hak ettikleri bu değildi; şükür ki paylarına da düşmedi...


Celal'in kolay kolay pes etmeyeceği, arkasında Davut olduğu sürece de kaçma garantisinin her daim olduğu belliydi. Sarp, Mert ya da Davut üçlüsünden birisi olmasaydı zaten özellikle son dönemde hayatında, şimdiye on kere taklaya gelirdi. Tabi şu da var, Davut'un bu sadakati nereden geliyor? Minik neden, onun için ölümü dahi cesurca kucaklıyor? Kim yahu bu adam, onlar için ne ifade ediyor? Bu sorunun bir cevabı yok, alamadık çünkü. Son sahnesinde en azından Davut'un ağzından bir şeyler duymak isterdim ama o da öldüğünden beri adını anmadığı Melek'i sayıklaya sayıklaya intihar etmeyi seçti. Minik desen, Game of Thrones'un Hodor'una selam çakar vaziyette sessizce vedasını gerçekleştirdi... Bu yanı büyük bir boşluk, gösterdikleri sadâkatte. Benim etkileneceğim hiçbir şey yoktu yani hem bu kaçırma girişiminde hem de kendilerini Celal için feda etmelerinde... Bir de hadi on beş, yirmi adam toplarsın; gidersin kurtarmaya çalışırsın. Son anda gördün ki Celal babanı paketlemişler götürüyorlar, ne ara o tırları buldun içine özel harekatçı gibi giydirip adamları doldurdun, onca ekipmanı topladın Davut? Erenlere karıştın da, içine mi doğdu yoksa bu durum?.. Büyük bir başka soru işareti de buydu. Es geçtiğimizdeyse, oldukça başarılı sahneler izlediğimizi söylemem gerekir. Rıza Kocaoğlu ve Seyithan Özdemir'in emeklerine sağlık...


Ne ölüyor, ne de belasını buluyordu 39 haftadır. Bu devran da hani son ana kadar böyle gidecek sanmadım değil. Demin de dediğim gibi etrafında hep güvendiği, arkasını rahatça yaslayabileceği birileri olduğu için bu zamana kadar canını kurtardı. Ama bozuk saat bile günde iki kere doğru vakti gösteriyor neticede. O da sonunda büyük bir fire verdi. Beraberinde Mert ya da Sarp ikilisinden birini götürmediği içinse çok mutluyum. Celal'den nefret etmek için milyonlarca sebep birikti. Sevebilmek içinse tek bir küçük neden dahi yok elimizde. Yani eminim başına gelen sonu izlediğinde kimsenin içi cız etmemiştir. Zira bu sondan daha bile kötüsünü hak etmişti. Kodese düştükten sonra akıl sağlığını kaybeden, halüsinasyonlar görmeye başlayan karakterin günahını aldığı insanları karşısında görmesi güzel bir detaydı. Melek ve Yusuf'un onu ölüme sürüklemesi de yine güzel bir akstı. Ama ben o sahnede Kudret'i ve Nermin'i, Melek'in annesini de görmeyi çok isterdim. Topluca, elleriyle onu ipe yerleştirdiklerini görmeyi de. Ne diyelim, buna da şükür!.. Tabi o çarşafı korunaklı bir kodeste nereye öyle sıkı sıkıya sabitledi de kendini asabildi muamma. Muamma olarak da kalacak zannımca... Celal'den delicesine nefret ettim ama bundaki en büyük etken Çetin Tekindor'un mükemmel ötesi performansıydı. Tek takıldığım şey ilk bölümlerde hoşuma gitse de, sonradan kulak tırmalamaya başlayan şivesiydi. Belki biraz da o saçları... Onun dışında karakterini öldürürken de, oyunculuk dersi vermeye devam etti. Emeğine sağlık. İsimlerini andım bu vesileyle, Mustafa Uğurlu, Uğur Yücel ve Bensu Soral'ın da emeklerine sağlık...


Bir abi olarak kardeşini bulabilmek için ne kadar fedakârlık yapması gerekiyorsa, o kadar fedakârlık yaptı Sarp. Melek sebebiyle bir ara hedefinden sapmış gibiydi ancak, rayına tekrar oturması uzun sürmedi. Ne yaparsa yapsın bir türlü ulaşamadığı kardeşinin, can düşmanı yerine koyduğu Mert çıkması ise milyonda bir ihtimal dahi olamazdı. Ama oldu. Yana yakıla, bıkmadan usanmadan yıllarca aradığı Umut oydu. O andan sonra da her şey boyut değiştirdi. Sarp da değişti. Bakışı, dokunuşu farklıydı. Gözlerinde her daim bir buğu ile karşımızdaydı. Artık gerçekten bir abiydi neticede. Kardeşi yanı başındaydı ve mesele artık onu bulmak değil, yaşatmaktı... Ve onu bulmak için yaptığı gibi, yaşatmak için de son ana kadar elinden geleni yaptı. Polisliği bıraktı, hapse düştü, nefret ettiği adama "Baba" demek zorunda kaldı. Gerektiğinde kirli işler yaptı. Ve son kertede onun için ölmeyi dahi göze aldı. Ama onu da kendini de yaşatmayı başardı. Üstüne artık komiser olmuştu. Aşk defteri Melek'ten sonra kapalı kaldı, o konuya da çare ne olur bilinmez bundan sonrasında... Çağatay Ulusoy, kendini her yeni projesinde biraz daha geliştiren ve hayranlıkla kendini izleten bir adam. Hiç boş durmadığı, her daim kendini geliştirmeye çalıştığı o kadar bariz ki; umarım hep böyle de devam eder. Ve dilerim en kısa sürede yeni bir projede izleme imkanı buluruz. Sarp'ı ondan başka kim böyle gerçekçi canlandırırdı hiç bilemiyorum. Emeğine, kumaşına sağlık...


Kimsesiz bir çocuk olarak büyüdü, kalbinde bir yerlerde hep bir ailesi olduğu hissi vardı ama Coşkun onu öyle bir hale getirmişti ki, hatırlamıyordu hiçbir şeyi. Melek olmasa bu yaşına kadar da aslında gelemezdi. Yiğidi öldür, hakkını ver demişler. Eğer, Celal onu götürmek için geldiği sırada illa ki Mert'in de gelmesini istemese; durum bambaşkaydı şimdi. Önce yaşını büyütmekle başladı, ardından da kendisi büyüdü. Abisiyle artık aynı yaştaydı ve polis okulunda aynı devrede okudular. Oradaki rakiplikleriyle başlamıştı zaten çekişmeleri, daha sonra yaşananlarla doruğa ulaştı. Ve o da düşman bellediği Sarp'ın aslında abisi olduğunu öğrendiğinde, aynı pişmanlıkları yaşadı. Sevinçleri de, hüzünleri de, pişmanlıkları da ortaktı... Annesi olduğunu bilmeden, annesi yerine koyduğu o kadın, gerçekten annesi çıkmıştı. Eylem, çocukken de çok iyi anlaştığı o kızdı... Abisiyle saklambaç oynarken, hayatına koca bir çizik atılan o adam şimdi dimdik ayaktaydı... Celal'i babası yerine koymuşken, aslında en büyük düşmanı olduğunu anlamasının getirdiği hüznü neyle tarif edebilirim bilemiyorum. Daha sonra o adamın, sırf intikam almak için onun kafasını kesmeye çalışması ise hiçbir kelimeyle eşitlenmez. Güzel kurtardı paçayı, paşa paşa cezasını çekmekte şimdi... Aras Bulut İynemli... Oynamıyor, yaşıyor. Oynuyor olsa, böyle olmaz çünkü. Yüzünde aynı anda kaç mimiği hareket ettirebildiğini saymak tıbben dahi imkansız bence. O şimdiden usta bir oyuncu benim gözümde. Üzerine daha neler koyabileceğini düşünüyorum da aman aman. Onu da umarım en kısa sürede yeniden ekranda görürüz. Emeğine, kumaşına sağlık...


Kaypaklıkta bir dünya markası, para sevicilikte de keza. Geçtiğimiz haftaki yorumumda, başlarda Alyanak'ı pek sevmediğimden bahsetmiştim. Sarp'ı ifşa etmeye çalışmalarından ve Mestan'ı öldürüp onun üzerine atması sebebiyle özellikle de. Lâkin aradan geçen zamanda o da oldukça değişti, daha iyi bir adam olmaya başladı. Yine işine nasıl gelirse öyle davranıyordu ama bir yanıyla da iyiliğin safında duruyordu. Para sevdasına ise hiçbir şey çare olamazdı. Tutuklandı, hayatının bundan sonra uzun kısmını hapiste geçirecek gibi. Ama bundan ötürü çok da mutsuz görünmüyordu. Neticede, bunu hak etmişti... Leş gibi bir karakter olarak girdi hayatımıza, Coşkun'u da sevmemek için milyonlarca sebep sayabilirim aslında. Ancak bölümler ilerledikçe, sevmek için de milyonlarca sebep birikti. Sinir ötesi bir karakterdi her zaman ama o kadar güzel giyilmişti ki, insanda istemsizce gülme isteği uyandırıyordu. Daha sonraysa, hiç umulmadık bir şekilde değişmeye başladı. Özellikle Yılmaz kardeşlerin, onca kötülüğüne rağmen birbirlerini bulmalarına yardım etmesi sebebiyle ona zarar vermeyip, üzerine bir de koruyup kollaması içinde bir yerlere temas etti belli ki. Resmen savunucuları, destekçileri oldu. Son hamlede ise Sarp'ın Mert'i bulmasını sağladı. Tabi o da hapisten kaçamadı ama neticede, artık Celal tehlike arz etmiyordu... Yıldıray Şahinler ve Nebil Sayın dizinin parlayan iki yıldızıydı. Baş karakter olmadan, baş karakterler kadar ilgiyi üzerlerine çekmeyi başardılar. İkisinin de emeklerine sağlık gerçekten. İyi ki varlar!..


Bir oğlunu kaybetti, ötekini de uzunca zaman mafyaya feda etti sandı. Polis olduğunu öğrenmeden önce de, öğrendikten sonra da her daim eli yüreğindeydi. Hem kaybolan Umut'u bulsun diye hem de canına zarar gelmesin diye dua ediyordu. O da çok çekti yani, belki de en çok o çekti. Son kertede iki oğlunu da kurtardı. İkisi de bundan böyle hep yanı başında olacak. Füsun da şükür ki sonunda mutlu... Küçükken kaybettiği oyun arkadaşı, büyüdüğünde bilmeden aşkı olmuştu. Polis olduğunu bildiği zamanlar her şey farklıydı ama aslında Celal'e çalıştığını öğrendikten sonraki kısım, tam bir trajedi. O da son kertede sevdiğine kavuştu. Küçükken oyun arkadaşı olan o çocuk, şimdi evlilik teklifi aldığı biricik aşkıydı. Mutluluk, Eylem'le Umut'un da yanlarındaydı... "Kocam" diye dolandığı ilk bölümlerde beni benden alıyordu. Celal'de ne bulduğunu hiçbir zaman anlayamadım ama gerçekten sevdiğini hissettiriyordu. Tabi zamanla yalanlarını, riyakarlıklarını, kabalıklarını ve hiç olmadığı kadar kendinden nefret edişini gördükçe; onda da bir şeyler değişmeye başladı. Yeşim için Celal'le evlilik tam bir bile bile ladesti, başına gelenler de bu sebeple sürpriz değildi. Ama son kertede oğlunu da kendini de kurtarabilmiş olmasından mutluyum. Nihal Koldaş, Damla Colbay ve Gözde Kansu'ya da emekleri için sonsuz teşekkürler...


İlk bölüm ve son üç bölümü beni tatmin etti ama önceki bölümlerle ilgili ne yazsam eksik kalır. Lâkin yine de, Ertan Kurtulan ve Toprak Karaoğlu'na emekleri için teşekkürler. Kolay iş değil 120-150 dakika bandında dizi yazmak. Ne olursa olsun, bu kadar yüksek reyting alan bir diziyi yazmak hele. Bir sonraki projelerinde biraz daha özensinler rica ediyorum yalnızca... Uluç Bayraktar mükemmel bir rejisör ve çok iyi iş çıkarttı ilk bölümden beri. Söyleyebileceğim negatif tek bir yorum dahi yok. Emeklerine sağlık kendisinin de. Ve Toygar Işıklı... Öylesine insanın için okşayan, kanatan, hüzne boğan müzikler yapıyor ki; kızsam mı, övsem mi bilemiyorum şu an. Tek bildiğim işini çok iyi yaptığı. Emeklerine sağlık kendisinin de. 39 hafta boyu, ne kadar kızsam da asla zorla hakkında yorum yapmadım. Beni itekleyen, azimle yazmamı sağlayan her daim yoğun bir istek vardı içimde. Geriye dönüp baktığımda da hiçbir pişmanlığım yok. İyi ki izledim, iyi ki yorumladım. Ve çokça da özleyeceğim. Hoşça kal İçerde, karakterlerimize o bilinmezliğe savrulduğunuz paralel evrende çok iyi bak olur mu?..

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder