6 Haziran 2017 Salı

Söz: İstemiyor seni anla...


Ölüm, en çok geride kalanlar için ağır. En çok, onlar için acılı. En çok onlara düşer çünkü sancısı... Ölüm, geri dönüşü olmayan bir bilinmezlik; sonsuzluğun da başlangıcı... Ölümü sevmek, aslında daha çok ölümden korkmanın tezahürüdür. Ölüme özlem duymak, ölmemek için yaşama tutunmaya çalışmaktır. Ölmek, yok olmaktır çünkü. Çünkü kimse, yok olacağını bile bile ölmeyi istemez... Kurtdereli de istemezdi muhtemelen. Eşi, daha yeni Beşiktaş forması aldığı biricik oğlu ve tüm ailesinden ayrılmak da. Ama hayat, biz plânlar yaparken başımıza gelenlerden başka bir şey değil. O da bambaşka plânlar yaparken, ölüme gitti. Peki başka çaresi yok muydu?..

10. Bölüm




Terör denen şeyin ne savunulacak, ne de arkasında durulacak bir yanı yok. Bencillikten başka bir şey değil çünkü. Terörün alçaklığına şaşırmıyorum o sebeple. Ama bile bile o terörün bir kurbanı olunmasını kabullenmem çok zor. Ve evet, üzgünüm ama Kurtdereli bile bile ölüme gitti... Burada birinci sorun, o işbirlikçi teröristin iyi korunmamasıyla başlıyor. Başında sadece korucunun durması ne demek? Bu adam, Çolak'la ilgili edinebileceğiniz en değerli bilgileri veren ve daha fazlasını da verebilecek şuan elinizdeki tek kişi. Evinde tutulması ne demek yahu? Alın, kimsenin bulamayacağı bir yere götürün karısıyla. Yeni bir kimlik ya da yeni bir hayat ne verecekseniz, orada verin. Ne diye, Çolak'ın kolaylıkla erişebileceği evinde tutuyorsunuz ki? Evet, Çolak onu öldü biliyor ama köyde kimin terörist, kimin sıradan vatandaş olduğunu kim biliyor? İHA'nın timimizce bulunması üzerinden Çolak'ın mantık yürütmesine gerek olmadan da, köyden birisi arayıp haber verebilirdi yani. O köydeki tek terörist aile bunlar olamaz herhalde? Zira, yaşatmazlar öteki türlü hiçbir şekilde...


Bir diğer sorun, o gerizekalı işbirlikçi teröristte... Sen oğlunu hiç tanıyamadın mı? Çolak'a nasıl biat ettiğini görmüyor mu gözlerin? Bizim üç dakikalık sahnede görebildiğimizi sen, bu yaşına kadar büyüttüğün çocukta nasıl göremedin? Hadi seni orada herkesin içinde tekmelemesini, buna mecbur olduğuna yordun. Peki, Çolak'ın yine onu mecbur bırakıp da seni aratacağını düşünemedin mi? Bir şekilde ölmediğinin anlaşılabileceğine basmadı mı kafan da, kandın o angus oğluna?.. Kendisi yine dokuz canlı çıktı, ölümle bir türlü buluşamıyor. Ama korucu ile karısı gitti yalandan yere öteki tarafa... Nasıl bir evlat ki, annesi ve babasını gözünü dahi kırpmadan öldürebiliyor? İşte insanların beyninin yıkanmasının nelere gebe olabileceğinin en güzel kanıtı. Ve acı ki, Çolak'ın elinde bunlardan daha sürüsüyle var... Üçüncü sorun, kedi gibi dokuz canıyla her beladan kurtulmayı başaran bu işbirlikçi son nefesini dahi vermiyorken, son ana kadar beklemeyip de arayamaz mıydı sanki Ateş'i? Hem sesinin kalabalık bir yerden geliyor olması, Ateş'in illa ki köy meydanındaki iftar yemeğinde olduğu mantığını nasıl kurdurttu bu herife? Kışlada olamaz mı? Kışla dediğin yer de kalabalık değil mi?..


Ve son, en büyük sorun... Evet, çocuklar var. Evet, birçoğunu gönderdiler ama yine etrafta bir sürü insan var ve aceleyle canlı bombaya müdahale etmek istiyorlar. E be Kurtdereli, belinde silahın yok mu senin? Onun yok da, timin diğer üyelerinin de mi yok? İftar yemeğine, hiçbirisi yanına silah almadan mı gitti yani? Nasıl, üzerine atlarsın da kafasına bir kurşun sıkıp öldürmek aklına gelmez? Koşmuyor, ağır adımlarla yürüyor ayrıca. Ve seni görmüyor da, zıt taraflardasınız... Yani, silahını çıkartıp kafasına bir kurşun sıksa her şey sona erecekti. Onun görüş açısında olmadığı için de, bombayı patlatmaya fırsatı bile olamayacaktı belki. Ama beş saniyede kurşun sıkıp, sorunu defetmek yerine bir dakika yol koşup üzerine atlamayı seçti. Özel eğitimli bir tim askeri, çelimsiz bir teröristin en azından baş parmağını kırıp, bombanın tetiğine basmasını önlemeyemedi. Ve ardından da ölüm geldi... Üzüldüm, hem de çok üzüldüm. Ama en çok, bunca mantık hatasının beraberinde bir de bunu izlediğimiz için üzüldüm. Bir de o minik yavrucağa çok üzüldüm. Keşke baban, özel eğitimli bir asker olduğunu hatırlasaydı da ona göre davransaydı be çocuk. O zaman, o formayı da sana kendi elleriyle verebilirdi. Lâkin, olmadı işte...


Ben ölümün kutsallaştırılmasından yana değilim. Ölüm, bu diyarı terk edip bilmediğimiz bir diyara yol almak çünkü. Ondan sonraki kısım, Yaradan ile ölen arasında. Kimse ölüp oraya gidip de geri dönmediğine göre, Mücahit gibi ölümü kutsayan birini gördüğümde cidden atıyor şalterlerim. Ayrıca bu durumu bir duygu sömürüsü aracı olarak kullanmak da bana hoş gelmiyor. Hafız'ın rüya sahnesinde bu sebeple zerre etkilenmedim. Oldukça gerçek dışı, fantastik bir sahneydi zira sadece. Ben onun karnına o gaz bombası yerleştirildikten sonra hastanede bir şekilde öldüğünü dahi düşünmeye başladım aslında. Birden erenlere karışması pek hayra alamet değil. Bir de biliyorsunuz, doktor uzun süre görevinin başına dönemeyeceğini söylemişti kendisine. Ve üzerinden daha belki de bir hafta geçmedi o sözün, hiçbir şey olmamış gibi Hafız görevinin başında. Yerime kendinizi koyun, siz ne düşünürdünüz bu durumda?..


Yavuz'un başı ciddi bir tehlikedeydi ve Çolak'ın, Erdem'le onu yalnız bırakıp istihbarat vermesi ihtimalini nasıl göz ardı ettiğini anlamamıştım. Radar sebep tehlikeleri gözleyebileceği ortadaydı ama hedefinde İHA'nın beyni olduğunu da aklımın ucundan geçirmezdim. Meğersem, her şeyi en başından bu şekilde plânlamış. Yavuz da bu uğurda öteki tarafa az kalsın yol alacaktı... Helikopterle yirmi beş dakikalık bir mesafeden bahsediliyordu Erdemlerin olduğu yerden, Yavuz'un olduğu yere. Yetişemeyeceklerinden İHA yönlendirdiler hatta son çare, Yavuz istedi de. Ama ne zaman ki terörist Çolak'tan emir alıp Yavuz'u yakma girişimi sergiledi ve Yavuz onu etkisiz hale getirip de bir kenarda öylece kaldı; Hızır gibi o yirmi beş dakikalık mesafeden yetişti Erdem Yarbay ve Hafız. Hani bari Yavuz baygın olsaydı da, biz artık son anda yetiştiler de kurtardılar bizim oğlanı deseydik. Nasıl bir zaman aralığında geldiler ki, Yavuz hâlâ sadece kuru kuru öksürüyordu?.. Bizim oğlan taş gibi ve güçlüdür evet de, benzin dumanı bu yahu ciğere dolduğunda 25 dakika ayık kalamazsın asla. Işınlanmayı buldular belki de? Bak Hafız'ı düşününce, o da olabilir aslında...


Eylem'in öldüğünü ise düşünmüyorum ben. Muhtemelen orada da Çolak'ın bir oyununu izleyeceğiz gelecek bölüm. Karakterin ölümünün bu kadar 'sönük' bir etki doğurması da bunu düşünmemdeki önemli bir başka etken. Çolak'a akıl sır ermediği için niyeti nedir bilemem ama Fethi boşa üzülmesin diyebilirim... Ona bu bölüm gerçek anlamda sinir oldum. Bir insanı etkisiz hale getirmek için kalbinden vurmak nedir? Yaşadığı o stresin etkisiyle doğru hedef alamamış olabilir belki ama bunu kendi başınayken bile kabul etmemesi garipti. Eğer gerçekten hedefi orasıysa da neden üzülüyor anlamadım. Zaten öldürmek için vurmuş yani, başka bir mantığı mı var bu vuruş açısının?.. Ayrıca timin onca üyesi ölümle burun burunayken, küçük yaşta bir teröristi öldüremeyip de neredeyse arkadaşlarının ölümüne seyirci kalması ise evlere şenlikti gerçekten. Uzun süre Fethi'yi görmek istemiyorum bu bölümden sonra. Karakter bir bölümde andavala dönüştü zira... Bu arada Çolak'ın oğlunun yaşadığının dillendirilmesi ise bir öküz oturtmadı değil böğrüme. Yavuz olmasa bile, ailesinin kim olduğunu bilmiyorken Ateş tehlikede. Bakalım sonu nereye varacak o mevzunun da...


Merve'yi hayâlinde gördükten sonra, Yavuz'un mantıken Bahar'la uzun vadede bir aşka düşmesi imkansız; o cepte. Bu değişimi de gördük hatta Yavuz'da. Bahar'dan mümkün mertebe uzak durmaya çalıştı bölüm boyunca. Ama kışlada askeri bir tabip olmadığı için yine, tedavisini Bahar'a yaptırdı. Ve yine triplerden bir demet, kucağındaydı... Birkaç hafta önce nişanlısı ölmüş bir adama, bu durumu hemen atlatması için baskı uygulayacak neredeyse. "Beni beni Baharını sev" diye tirat atacak, utanmasa. Akıl alır gibi değil gerçekten. Bir kadının bu kadar gurursuz olmasını anlayabilmem de mümkün değil ayrıca. Resmen yüz vermiyor, sevgisini kalbine gömmüş kimseyle de bunu paylaşmak istemiyor diye Yavuz'u, çapkın olmakla dahi suçladı. El insaf!..


Şimdi bu yaptıklarını da körü körüne savunan bir kitle olacaktır ama bunun savunulacak bir yanı olmadığını belirtmek zorundayım. Elimizde çiğ bir karakter var ve her hafta bu durum daha da gün yüzüne çıkıyor. Hastanenin hemşiresi bile Yavuz'la onu bir araya getirmeye çalışıyorken durduk yere, çok da bir şey söyleyesim gelmiyor... Aşk gelip geçicidir belki ama eğer birini gerçekten sevdiyse, uzunca süre ondan başkasını görmez insanın gözü. Ölüm de unutamamaya çare değildir. Biri bunu Bahar'a artık anlatsa, hiç fena olmaz yani...

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder