23 Ocak 2018 Salı

Siyah Beyaz Aşk: AsFer harcanmayı hak etmiyor...


İnsan aşk için nereye kadar mücadele edebilir? Ne zamana kadar bekler, amansızca ve çaresizce? Niye görülmez ki mücadelesi? Neden beklediğine hiçbir zaman değmez? Kırılan kalbini her daim onarabilir mi? Sonsuza dek süren bir aşk, gerçekten olabilir mi? Yoksa, insan elbet pes mi eder? Ne yaparsa yapsın bir karşılığı yoksa, sonunda kendi içine mi döner? Gözlerinin içine baktığında taştan bir duvar varsa peki? Söyleyin, Aslı derdine çare bulabilecek mi?..

14. Bölüm



Çaresiz bir Aslı izliyoruz. Her şeyiyle hem de. Aynı zamanda pes etmiş de görünmekte. Öylece olacakları bekliyor, yaşayacaklarına müdahale etme noktasından bile uzaklaşmış gibi. Kalbi öyle bir bilinmezliğin içerisindeki, ne dile getirebiliyor ne de içinde tutabiliyor. Ama tabii bir karşılığı yok Ferhat noktasında. Ördüğü duvarların ardından yüksek sesle bağırıp kontrol etmeye çalışıyor onu yalnızca. Aslı da sorgulamaksızın söyleneni yapıyor... Çaresiz bir aşkın çok zor olduğunu kabul etmek gerek. Burada acı çeken sadece Aslı da değil hem. Ne kadar vakur görünmeye çalışırsa çalışsın, Ferhat'ın da içerisinde volkanlar patlıyor. İşin kötü yanı şu ki, bu volkanlar yine de inadına galip gelemiyor. Olan da bu şahane aşka oluyor. Birbirini deliler gibi seven iki aşık sırf inatları yüzünden kavuşamıyor, öylece için için yanmayı seçiyor...


Bunun bir sonu olacak mı? Bölümün sonundaki, "Seviyorum seni" çıkışı artık o sürecin başlangıcı olmalı kesinlikle. Lâkin sorun şu ki, bu sahnenin hayâl çıkma olasılığı var. Güzel ve Çirkin masalını bilenler bir 'saat 9' göndermesinden bahsetmekteler ama ben ne okudum ne de izledim ve bu sebeple duruma oldukça yabancıyım. Ondan sebep, biraz daha umutsuz bakıyorum. Böyle bir gönderme varsa bile, Birgören'in hayâl dışında kullanmış olmasını umuyorum. Artık, gelecek bölümde anlayacağız. Aslı ile Ferhat'ın aşkı bir değişim yaşamaya başlarsa ne mutlu, yok yine yerinde saymaya devam ederse; cinnet yükleniyor...


Her iki tarafı da olanca gücümüzle anlamaya, yaptıklarını kendi içimizde hep yumuşatmaya çalışıyoruz. Ama özellikle Ferhat'ın ilk bölümlerdeki tavrına dönüp, o halinin üzerine bir de aşırı kaba birini yüklemesini yumuşatacak doğru bir argüman bulabilmiş değilim henüz. Tamam, derdi var. Tamam, aşk içerisini yakıyor ve inadı yüzünden derman da bulamıyor ancak bununla mücadelenin çaresi böyle olmak kesinlikle değil... Özellikle başhekimle olan sahnesini çokça yadırgadığımı belirtmek isterim. O tavır, Aslı'yı koruma tavrından başka bir şeye işaret ediyordu. Bir yeri toplamak için, başka yerleri dağıtmak hiçbir zaman çözüm olmamıştır. Zira ister istemez bir yerden sonra kısır döngüye hapsoluverirsin... 


Onları geride bıraktığımızda-Ki fark ettiyseniz bu sefer çok kolay oldu, çünkü neredeyse doğru dürüst sahneleri bile yoktu- Azad ve Ayhan meselesi önümüzde beklemekte. Hâlâ niyetlerini tam olarak anlayabilmiş değilim. Kendi aralarındaki konuşmalarında da, gayet stabiller. Özellikle de Ayhan, Azad'ın bir plânı varsa bile olan bitenden habersiz gibi. O saf hallerini başka bir şeye yoramıyorum. Tabii Azad'ın gerçekten bir plânı mı, yoksa sadece geçmişten bir acısı mı var onu da iyice bir düşünmek lazım. Düğünde Yeter'e bakışı pek manidardı mesela. Onun dışında Namık'ın adını her zikrettiğinde takındığı tavır, olabildiğince karanlıktı... Neden, Ferhat'ın esas babası o çıkmasın ki? Ne bileyim, Ferhat'la her sahnesinde pek bir babacan da görünüyor. Ona akıl verirken, onunla dertleşirken gözlerinde farklı bir ışık var gibi. Macit Koper o kadar şahane bir performans ortaya çıkartıyor ki, ben yersiz şekilde her bir sahnesine anlam yüklüyor da olabilirim. Bakalım, Ayhan belki de kardeşi Ferhat'ın. Belki de, Ayhan aslında Ebru ve Azad da gerçek Şahin Cigal...


Bu ihtimal geçen bölüm izlerken açıkçası pek aklıma takılmadı. Zira daha çok sahneye kanalize olmuştum ben hapis sahnelerinin tümünde. Ama yeni bölüm öncesi özeti izlerken, Azad'ın kötü sözler de sarf ettiği Şahin Cigal'e ve kızına dair bu kadar detay bilmesi, hatta kızının gazetede çıktığı detayını hatırlayacak kadar derin geçmiş hafızası taşıması bir anda zihnimde ampul yanmasına sebep oldu. Hatta hemen bir twit attım sonrasında, "Eğer Azad, Poyraz Karayel'deki esas Adil Topal gibi esas Şahin Cigal çıkarsa çok eğlenirim" diye... Ebru hikâyedeki gerçek kişiye uymayan özellikleriyle muhtemelen kandırılmış bir piyondu yalnızca. Hani o da bunu biliyordu, gelen emirle bilerek ifşa oldu desem; Şahin'i gömme sahnesi geliyor gözümün önüne bu sefer de. Tam bir çıkmaz sokak yani. Şahsen Azad ve Ayhan hikâyesinin buraya bağlanmasını da istemem. 


İdil gerçek Ebru diyenler gördüm, aynı şekilde o da yaşa takılıyor mesela. Evin çalışanı Hülya'yı diyenler de oldu-ki ilk Ebru muhabbeti döndüğünde elinde telefon gizli gizli görüşmeler yaptırılıyordu, aklıma hemen o olabileceği gelmişti- ama bu yaş muhabbetine o da takılıyor gibi. Sonuçta hiç de yirmi beş yaşlarında görünmüyor o da. Yani çok bilinmeyenli bir denklemin içerisine hapsolduk... Peki Namık'ı kim vurdu ve ölür mü? Öleceğini sanmıyorum. Kimin vurduğu ise muallâk. Görünürde, iki kişi var. Yeter ve Cüneyt. Lâkin, hiç bilinmedik bir düşman da neden olmasın? Şahsen Cüneyt değil gibi, zira onun silahı tamamen siyahtı. Ateş edilen silahta, kurşunu namluya iten şey (adını bilmiyorum) ise açık metal rengindeydi. Yeter olabilir yani. O değilse, keyfe keder hapse girip çıkma hürriyeti olan Azad da olabilir. O da değilse, yalnızca Erkan Birgören bey bilir. Bizi bilinmez, karanlık kuyulara attınız efenim...

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder