15 Mart 2018 Perşembe

Sen Anlat Karadeniz: Aşktan nereye kadar kaçılır ki?..


Dünyanın en kolay şeyi kötü olmak. Zira her daim kafan rahat. Yaptıklarının sorumluluklarını üstlenmek zorunda değilsin, her zaman da sen haklısın; bundan daha keyifli ne var? İstediğin kadar saçmalık yap, yine mağdursun. İstediğin kadar can al, hak etmiştir ölenler. İstediğin gibi döv karını, sevgilini; kesin meşk etmiştir başka biriyle. Sen haksız olur musun hiç? Nerede görülmüş böyle bir şey... İnsan dediğin kendine kaçamaklar yaratmakta büyük bir ustadır. Hele de bencilse, bu konuda üstüne yoktur. Sevdiğini iddia ettiği kadını gerekirse evire çevire döver ama ondan sadâkat beklemeyi de ihmal etmez. Parmaklarını bir hışımda kırar, sevgisi bir dirhem azalmasın ister. Kötülük öyle işlemiştir ki içine, ölümden başka şey iflah etmez onu. Ama en kolayı ölüm, süründüğünü de görelim Vedat'ın...

Böyle olmak zorundaydı...




Sen Anlat Karadeniz'i ilk bölümünden beri izliyorum. Şiddetin bolca gösterilmesi, bunun doğurduğu 'maşrulaştırılıyor' çıkışları sebebiyle özellikle başlarda farklı bir gözle izlemeye de özen gösterdim. Bu gerçekten meşrulaştırmak mıydı, pek sanmıyorum... Bir doktor nasıl tomografi çekmeden hastasının tam olarak neyi olduğunu bilemez, teşhis koyamaz ve tedavi uygulayamaz; burada da işin o şekilde yürüdüğüne inanıyorum. Şimdi eğri oturup doğru konuşalım, Vedat'ın sadece şiddet uyguladığı dillendirilseydi dizinin dünyasına bu denli kendimizi kaptırabilir ya da Nefes'in ruh haliyle böylesine bütünleşebilir miydik? Hiç sanmıyorum. Yer yer aşırıya kaçıldığını düşündüğüm olmadı değil, lâkin sonuç olarak hikâyenin kanayan yarasına parmak basılması gerekiyordu. Nefes'in yaşadıklarını görmeden, onunla aynı stresi en azından ruhsal olarak yaşamadan bu işin bir parçası kesinlikle olamazdık. Tabii belirtmem gereken bir şey var ki, bu durumun ilerleyen bölümlerde tümden son bulması lazım. Vedat'tan kolay kolay kurtulamayacaklarını ve kurgunun Nefes'i sürekli onunla karşı karşıya getireceğini düşünürsek özellikle de...

İnsan olamadıktan sonra...


Nefes'in yerine kendini koymak için illa ki kadın olunmasına hacet yok. Bir erkek olarak da, onun yaşadıklarını ve bu çıkmazdan kurtulma mücadelesini yürekten hissettim ve destekliyorum. Yiğit'in kendine can simidi bellediği Tahir'e nasıl kucak açtığını izledikten sonra özellikle, babalığın yalnızca biyolojik bir olay olduğu, gerisinin davranışta bittiği fikrimi de özümsemiş oldum. Düşünsenize, babanız ve size gösterdiği tek duygu engel olamadığı nefret, hakaretler, bağırma, çağırma, cezalar; bu adamla gerçekten bir bağ kurabilir misiniz? Hiç sanmıyorum. İşte Vedat'ın asıl idrak etmesi gereken mesele de bu. O Nefes'i babasının zorla evin önüne atıp gitmesi sonrası zaten hiçbir zaman kazanamayacaktı. Ama Yiğit'i kazanma şansı vardı. Ne acı ki, sevgiye dair her fırsatı teptiği gibi, bu fırsatı da tepmeyi seçmiş... Sadece bu gerçek bile, düzgün bir insanın aklını başına getirmesi için yeter de artar bir sebeptir aslında. Ama söz konusu Vedat olduğunda, bunu söylemek çok zor. Umarım bir gün kafasına bu gerçeğin dank ettiğini görürüz ve kendini yok ettiğini de böylece izlemiş oluruz. 

Tahir, sürpriz yumurta gibi adamsın vesselam...


Kadınların kendi ayakları üzerinde durmak için erkeklere ihtiyacı olmadığını düşünenlerdenim. Ondan sebep ilk bakışta Tahir'in olaya müdahale ediş şeklini biraz sorunlu bulduğumu ifade etmeliyim. Hele de ilk bölümlerde görece fazla kaba, sert mizaçlı bir karakter varken elimizde. 'Birisi vuruyor kırıyor, diğerinin eline düştü bu da psikolojik şiddet uyguluyor; ne anladım ben bu işten' dediğim hiç olmadı diyemem tam da bundan... Tabii bu bir yere kadar böyle devam etti. Daha sonradan işin rengi değişti. Tahir'in ördüğü kalın duvarlarının ardında, sevgisini saçmak için dört gözle bekleyen bir adamın saklı olduğunu öğrendik. Belki yine bazı söylemleri, hareketleri, çıkışları sorunlu ama işte tam bir Karadeniz erkeği. Hemen parlayan, çok çabuk sönen. Sorun şu ki, Karadeniz kadını da erkeğinden farklı değil. Erkeği bir bağırdı mı, iki bağırmasını iyi bilir. Nefes'in ipleri eline alması için özüne dönmesi yetti de arttı yani, Tahir'in sinirini kontrol altına almak için. Çok da güzel bir çift oldular. Her ne kadar mahalle baskısı, Saniye'nin 'görmemişin oğlu olmuş' misali korumacı tavırları başlarına Vedat dışında bir de Dağdeviren çıkmazı açtı ama olsun. "Karadeniz'in umudu bitince, inadı başlar" diye boşa denmiyor sürekli dizide...

Tabii hataların yok değil


Vedat meselesi ayrı bir konu ama Mercan noktasında birçok hatanın söz konusu olduğunu söylemek lazım. Nihayetinde Nefes kendisini bu istemediği dünyanın içerisine hapsolmuş buldu ve tam sekiz yıl boyunca bir çıkış yolu aradı. Başarabildiği tek şey, Vedat'la evlenmemekti. Bu onun özgürlüğünün anahtarıydı ve bugün biraz daha rahatsa sebebi kesinlikle evli olmaması... Aynı şeyi Tahir için söylemek oldukça zor. Tamam Saniye'nin halt yemesiyle başına açıldı bu dert. Ama çözmek yerine üzerine gitmenin manası ne?.. Özellikle de Mercan'ın akli melekelerinin yerinde olmadığı ayan beyan ortadayken, hadi bunu kendi ailesi göremiyor ya da kabullenemiyorken; nasıl Saniye oğlunu böyle bir kızla evlendirmeye çalışır gerçekten garip. Tahir'in inatla Mercan'ın gönlünü hoş etmeye çalışmasını da başka bir gariplik. Bu kız biraz saf, aklı da gidik. Gülen gözlerle yüzüne bakıp, bir orta yol bulmaya çalıştığında işin daha da karıştığını; daha fazla aklını bulandırdığını anlamıyor musun yani? Sırf Nefes'le birlikte olmanız mümkün değil diye-ki neden  öyle düşünüyor gerçekten anlamıyorum- kendi başını yakmak istemen niye? Deliler gibi başkasını severken, Mercan'a kendini kelepçelemen neden? Onu hoş tutmak için verdiğin mücadele, bileklerini kesmesine sebep oldu. Bir daha yanına gidip de orta yol bulmaya çalışmasan olmaz mıydı gerçekten? 

Mercan'ı Bakırköy'e yollasak mı ne?


Bu konuda kendisini destekleyenleri gördüğüm zaman biraz sinirimin bozulduğunu da itiraf etmek zorundayım. Mercan'ın söyleneni doğru bir şekilde anlamasının, bozulmuş psikolojisi sebebiyle mümkünatı yok. Onun yanına gidip, hangi niyet olursa olsun gülen gözlerle bir şeyler anlatmaya çalışmanın da çıkar yolu yok. Eğer derdin geçmiş olsun dilemekse, gir içeriye tüm ailesinin yanında söyle çık. Dışarı çağırınca, işin rengi değişiyor bunu anla artık Tahir... Yok o anlamıyorsa, Asiye akıl versin yeniden rica edeceğim. Çeksin köşeye usanmadan tekrar tekrar aynı şeyleri anlatsın dursun. Birinden birinde aklına dank eder, belki Nefes'ten uzak kalmak için verdiği bu mücadelenin hem başka birinin hayatına mâl olma ihtimalinin olduğu hem de yok yere kalbini tutsak ettiğine ikna olur... 

Asiye tam olarak favorim!..


Kesinlikle gördüğüm en sevimli televizyon karakterlerinden birisi Asiye ve her sahnesini tekrar tekrar izlesem sıkılmam. En son Kiralık Aşk'ın Koray'ı için böyle düşünüyordum. Karakterde hoşlandığım başka bir şeyse, sadece deli dolu olmaması; gayet mantıklı, aklı başında, tam bir Karadeniz kadını olması. Ondan sebep sahneleri benim için ayrıca kıymetli. Nefes'in idolü olmasını bu yüzden ayrı benimsiyorum. İkisi el ele verdiğinde, ileride Yangazları mum gibi yapacaklarından eminim... 

Nefes'i öyle izlemek çok güzel


Son bölümde sevdiğim güzel bir adım daha atıldı, Nefes'in kendi ayakları üzerinde durması için güzel bir manevra aldırıldı hikâyeye. Ben de bu yüzden sonunda yazmaya karar verdim dizi hakkında. Tahir şahane bir adam olabilir, Nefes'i tüm tehlikelerden koruyacak da olabilir ama oldu ki bir gün uzaklara gitmesi gerekti; başına olmadık bir şey geldi, işte o zaman Nefes'in kendi kendine yetebilmesi gerekli. Her ne kadar Tahir başta bu duruma karşı çıksa da, Asiye'nin öğrencisinin pabuç bırakmaya niyeti yoktu ona. Sonunda da Karadeniz inadıyla istediğini aldı. Dilerim bundan sonra karakterin biraz da yüzünün güldüğünü görebiliriz. Karanlığı arkasında bıraktı ama her an ensesinde. Bu mücadelede mutluluk, sevgi ve aşk en büyük ilacı olacak mâlum...

Ve emek verenler...


İrem Helvacıoğlu ve Ulaş Tuna Astepe'yi Sen Anlat Karadeniz'le birlikte severek izlemeye başladığımı itiraf etmeliyim. Helvacıoğlu'nun da Astepe'nin de daha önce giydiği karakterlerin gerçek birer kötü olduğunu düşününce, izlerken bayılmak kolay olmuyordu haliyle. Tabii bu aynı zamanda ne kadar iyi iş çıkarttıklarının da kanıtı. Emeklerine sağlık...  Mehmet Ali Nuroğlu'nu kötü izlemek, ondan nefret etmek zor geliyor en başında. Ama o nasıl giymek Vedat'ı, tiksinirsin bile o derece. Emeklerine sağlık. Tüm kadroyu saymayacağım ama bir de Öykü Gürman'a değinmek istiyorum. En son Urfalıyam Ezelden'de izlemiştim ve bir insanın kendini nasıl geliştirebileceğinin canlı kanıtlarından birisi olduğuna inanıyorum. Kendisinin de emeklerine sağlık... 


Başarılı bir ikili yazıyor diziyi, Ayşe Ferda Eryılmaz ile Nehir Erdem. Kalemlerinden çıkan en son İnadına Aşk'ı izlemiştim ve Karadeniz'e olan düşkünlüklerini deneyimleme fırsatı bulmuştuk. Orada tür daha çok komedi/romantik komedi aralığındaydı ama burada salt bir dram söz konusu. Her iki türün de üstesinden çok rahat gelebildikleriyse ortada. Dizinin hikâyesi oldukça vurucu ama onların kalemlerin gücüyle birleştiğinde işin tam olarak istenene ulaştığını düşünüyorum. Ellerine sağlık her ikisinin de... 


Diziyi hiçbir sebeple izlemesem, sırf manzaraları için oturur izlerim. Karadeniz coğrafyasını mükemmel bir şekilde yansıttıkları bir gerçek ve onun dışında her sahneye kendimizi biraz daha kaptırmış olmanın sebebi kesinlikle başarılı rejisi. Osman Sınav ve Emre Kabakuşak'ı da ayrıca kutlarım. Bir de her iki taraftan da, NefTah'ı bir yapmaya özen göstermesini rica ediyorum. Şunu kabul edelim lütfen, çiftimiz aşktan nereye kadar kaçabilir ki?..

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder