29 Mayıs 2018 Salı

Siyah Beyaz Aşk: Öyle güzeldiniz ki...


İnsanoğlunun bağlandığı şeyden kopabilmesi, ondan ayrı kalacağını kabullenmesi kolay değildir. Zira bir şeye gerçekten bağlandıysa, onu çok sevmiştir. Onunla farklı diyarlara düşeceğini bile bile mutlu olamaz neticede. Sevmesini bilen kimse de, bunu yadırgamaz. Ancak, ne kadar hüzün yaşarsan yaşa giden her zaman gitmiştir. Çoğu zaman da geri gelmemiştir. İşte tam da bu sefer, o gidişin nasıl olduğu önemli bir hâle gelir. O şeyden ayrı düşüyorsundur ama öyle bir veda edersin ki; içinde asla ukte kalmaz. Her aklına geldiğinde yeniden gözün dolar; "iyi ki" dersin. Peki ya öyle olmazsa ne dersin ya da ne hissedersin?..

32. Bölüm -FİNAL-


Aslı ile Ferhat'ın hikâyesi benim için mükemmel başlamadı. Hatta birçok ağır ve trajik sahne barındırması sebebiyle izlerken rahatsız olduğum da çok oldu. Ama bu beni diziye bağlanmaktan yine de alıkoymadı. Bu hâlin düzelmesi için izleyecektim çünkü artık. Ferhat iyi bir adam olacaktı, aşk onu terbiye edecekti; Aslı ise kırılmaz görünen kabuğunu iki yana savurup, zorla evlendiği bu adamı deliler gibi sevecekti... İlk bölümünü yeni başlayan bir dizi olduğu için izledim. Her ne kadar kadrosunu sevsem de, başka bir dizi izlediğim için yayınla birlikte zaten takip edemeyeceğimi düşünmekteydim. Sonra ne mi oldu? Önce izlediğim diziyi yorumlamayı bıraktım. Zaten artık canıma tak etmişti, maruz kaldığım sahneler. Sonra da onun bölümü bittiği anda, açıp Siyah Beyaz Aşk bölümünü izledim. Beş hafta sonrasındaysa, safımı değişme vaktim gelmişti. Artık pazartesi akşamları Siyah Beyaz Aşk izleyicisiydim... Bu kararımdan şimdiye değin bir kez dahi pişmanlık duymadım. Yine aynı kararın eşiğine gelsem, farklı olarak bu sefer ilk bölümünden beri yayınla birlikte izlemeyi seçerdim sanırım. Şunu asla inkâr edemem. Evet, özellikle son demlerinde çok sorunlu bir senaryoya tanıklık ettik ama hiçbir zaman kurulan o dünyayı izlerken sıkılmadım. Keza başrollerimizin performanslarını da. Çünkü Siyah Beyaz Aşk yazılandan bağımsız olarak, dünyasıyla beni kendisine bağlamıştı...


Büyük sınavlar verdiler, büyük bir mücadele hali içerisindeydiler. Etraflarında hep bir savaş vardı ve onlar, bu savaşın bazen bir parçası bazen de seyircisi olarak sürekli sınandılar. Günün sonunda paylarına mutluluk düşmesi gerektiği kesindi yani. Ama bu mutluluk için tek bir anı beklememiz gerekir miydi, final aksına kadar elimiz yüreğimizde olmamız şart mıydı bilemiyorum. Evet, final bölümü ve son ana kadar "acaba?" sorusu gündemde kalsın isteniyor. Ama zaten kimse final olsun istemiyordu ki, "Acaba Aslı ya da Ferhat'ın başına bir şey gelecek mi?" diye bir de kendini bölüm boyunca germek istesin?.. Mesela ben bölümün son demlerine kadar hâlâ Jülide izlemek zorunda mıydım çok merak ediyorum. Namık'ın tutuklanması veya ölmesi için illa final aksına gerek var mıydı ya da? O güzelim düğün atmosferinin içine etmek gerekiyor muydu bunun için gerçekten? Birkaç saniye önce mutlulukla dans eden iki insanı izlerken, birkaç saniye sonra nasıl Yeter'i o evde; Ferhat'la Yiğit'i de arabada onları dinliyorken bulduk, aklım hiç almadı. Sanırım asla almayacak da... Dedim ya zaten kimse final olsun istemiyordu, final oluyorsa da sapasağlam olsaydı keşke...


Keşke Jülide'den daha bölümün başında kurtulsaydık. Aklamaya çalışmasaydınız bir de keşke... Namık'ın sonu için keşke, koca bir bölümün sonunu beklemeseydik... Gerçek ne kadar ağır olursa olsun, gözlerinin önünde düşüp yere yığılırken Yeter, Ferhat'tan insani bir hamle ya da duygu görseydik... Keşke dizimizdeki kadın karakterlerin burunları sadece bir aksesuar olarak kalmasaydı da, geçen bölüm Aslı'nın doğal gaz kokusunu alamaması gibi Yeter'in de benzin kokusunu alamadığını görmeseydik... Keşke, Aslı'nın hamileliğinin ilerlediği evreleri kısa kısa da olsa görseydik. Karnının şiştiğine tanıklık etseydik. Zaman hızlıca akıp geçseydi ama o kısa anlarla, AsFer'in mutluluğuyla kendimizden geçseydik. Keşke sonunda kendimizi bulduğumuz noktada, aradan ne kadar vakit geçtiği bize de gösterilseydi ya da. Bir gün mü, bir hafta mı, bir ay mı; daha fazla mı... Ne kadar zaman geçti de yeni doğum yapmış Aslı, elinde en az üç aylık görünen topalak bir bebekle loğusa şerbeti içmeye geldi peki?.. O kadar çok keşkem var ki bu bölüme dair, daha yazarsam yazarım ama tutacağım kendimi. Evet, bu tutmuş halimdi...




Çok şey değildi beklediğim. Tamam, AsFer'in yan yana diz dize sahneleri vardı ama tek tük olarak kalmamalıydı. Her zamanki dozunda olmamalıydı. Birbirlerine karşı tüm duvarları sonunda yıkmışlarken, biraz daha derin ve anlamlı sahneleri olamaz mıydı? Eldeki kusursuz tek sahne, benim için gelinlik/damatlık denedikleri sahneydi ve işte o zaman gerçekten ortamda bir AsFer enerjisi vardı. Sahnenin sonunda gelen son öpücük ise içimi burkmadı değil hani... Otuz iki hafta boyunca dertlerine, kederlerine, aşklarına, sevgilerine, nefretlerine şahit olmuşken; şimdi "Hadi güle güle" demek hiç kolay değil doğrusu. Ama gittiler, bambaşka bir evrenin parçası artık onlar. Bir daha asla göremeyeceğiz ne Aslı'yı ne de Ferhat'ı. Hatta o sinir olduğumuz Jülide'yi bile. Şükür ki mutlu bir son lâyık görülmüş kendilerine. Bir de ölümlü son yazılsaydı, cinnetim garantiydi bu gece...


Birce Akalay benim için tartışmasız mükemmel bir oyuncu. Hangi karakteri giyiyorsa, onun hakkını dibine kadar vereceğinden zerrece şüphe etmem kesinlikle. Aslı'yı çok sevdim ama en çok da o hayat verdiği için sevdim... İbrahim Çelikkol bana her zaman mesafeli ve soğuk gelmiştir. Oynadığı karakterlerden bağımsız olarak öyle bir havası var biliyorsunuz. Ama o hava bu sefer onun işine öyle güzel yaradı ki. Ferhat'ın karanlık, kestirilemez tarafını öne çıkartmak için mükemmel bir done olmuştu bu. Kendisini daha önce sadece Merhamet'te düzenli izledim ve onun üstüne Ferhat, hayranlığımı tetikledi. Her ikisinin de emeklerine sağlık çokça. En kısa sürede yeni projelerde görebilmek dileğiyle...


Arzu Gamze Kılınç için sadece hangi karakteri oynarsa üzerine çok yakıştırıyor demeyeceğim. O hangi karakteri oynarsa oynasın, gık demeden izlerim. Benim üzerimde o yönde etkisi olan nadir oyunculardan. Büyüleyici bir yanı var ve bunun için ekstra hiçbir şey yapmıyor bile... Namık'ı hiç sevmedim, hatta son ana kadar da kendisinden dert yandım ama Muhammet Uzuner'i çokça tebrik ederim. Namık'ın karanlığını kimse daha iyi aksettiremezdi sanıyorum bize böyle... Ece Dizdar'ın hikâyesi çok oldu-bittiye getirildi dizide. Normalde keşkelerimden birisi de o mesela. Karakterinin hakkı kesinlikle yazılan son değildi. Her ne kadar sinir etse de, İdil'i izlemek şahaneydi... Deniz Celiloğlu evin yaramaz ve hınzır çocuğu gibi gelir bana hep. Bakışlarında hep o muzurluk var. Yiğit ciddi bir savcıydı ama bir yanı çokça muzurdu. Celiloğlu ona şahane hayat verdi... Cahit Gök, Cüneyt'e dair paylaşımlarımı gördüyse sakın kendisiyle bir sorunum olduğunu falan sanmasın. Onu şimdiye değin hep iyi karakterlerde izlemiş olmanın verdiği bir çıkmazdaydım. İşinin hakkını verdiğiyse kesin... Sinem Ünsal başlarda benim için katlanılmaz bir Gülsüm performansı ortaya çıkartıyordu ama sonradan karakterini o kadar güzel toparladı ki, enfes bir dik duruş çıktı ortaya. Gülsüm'ün en etkileyici sahnesi ise babasını öldürenin Namık olduğunu öğrendikten sonra Ferhat'la karşılıklı aksıydı. Kendisini tebrik ederim...


Kadriye Kenter'in yüzündeki ifade her zaman o kadar sert ki, bazen oynadığı noktasında ciddi şüpheler yaşamadım değil. Handan'ı da hiç sevmedim ama bunda başarılı performansının payı yadsınamaz kesinlikle... Timur Ölkebaş, "şimdiye kadar neredeydin?" diye sorduğum kişiydi kadroda. Dizinin parlayan isimlerinden birisi, şüphesiz ki başarılı performansıyla kendisiydi... Özlem Zeynep Dinsel tutarsız, değişken bir karaktere hayat verdi. Şüphesiz en zor işlerden birisi onundu. Açıkçası sonlardaki Vildan'dan nefret ettim ama bu tutarsızlığı güzel yansıttığı için kendisini kutlamak isterim... Fatih Topçuoğlu, Burcu Cavra, Suna Dizdar, Burcu Tuna, Macit Koper, Selin Şekerci ve Selin Köseoğlu'na da çokça tebrikler. Emeklerine sağlık hepsinin...


Dizinin yaratıcıları Eylem Canpolat ve Sema Ergenekon'un da emeklerine sağlık. Her ne kadar yazdıkları bölümlerde şahsen ben özellikle Ferhat'ın dozunun çok kaçırıldığını düşünmüş olsam da, o hali her zaman daha kalıcı oldu aklımda... Altıncı bölümden, yirmi dördüncü bölüme kadar kalemini konuşturan Erkan Birgören'in de emeklerine sağlık. Kalemini izlemek her zaman pahabiçilmez olmuştur. Tabii çokça şikayet ettiğim şeyler yazmadı değil, o da... Duygu Nişancı, Pelin Taran, Banu Tekcan ve Mert Özel'in de emeklerine sağlık. Keşke biraz daha özenselerdi... Dönem dönem değişen yönetmenlerimiz Yasin Uslu, Emir Khalilzadeh, Altan Dönmez ve Orkun Çatak'ın da emeklerine sağlık ayrıca. Bir yönetmenimiz hariç, hiçbirisinin kurulan dünyayı gösterme biçiminden şikayetim yoktu; şimdi onun da ismini yazmayayım madem... Son olarak da yapımcımız Lale Eren'in emeklerine sağlık. Dizinin durgun başlangıcı sonrası yükseliş trendine girmesinde payı çok büyük.


Bir dizi izlerken ona bağlanmanızı tetikleyen şeylerden birisi de, o dizinin sevenleri oluyor. Ben Siyah Beyaz Aşk'ı çok sevdim, AsFer fandomu çok ayrı sevdim. Bazen sertçe eleştirdiğimde, "Ama bu kadar da eleştirilmez" diye çıkışanlar oldu ama bir kez bile ne kötü yorum ne de söz duymadım hiçbirinden. Aksine, dizinin biteceği dillendirildiğinden beri öyle güzel şeyler yazıyorlar ki sürekli; benim onları avutmam gerekirken, hep onlar beni avuttu. Her birine çokça teşekkür ederim. İkinci sezon hakkınızdı ama olmadı, ne yapalım...


Her güzel masal bir gün son buluyor. Siyah Beyaz Aşk da böyle zamansız son buldu. Doktor ile Çirkin, bebekleriyle birlikte şimdi paralel evrene yolculukta. Oraya vardıklarında, bir daha asla ayrı düşmeyeceklerini bilmek ise şahane. Hoşçakal Aslı, hoşçakal Ferhat; hoşça kal Siyah Beyaz Aşk, çok özleyeceğim sizi...

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder