17 Şubat 2015 Salı

Paramparça: Daha kaç ızdırap var sırada?


Şüphesiz böyle büyük bir sansasyon yaratacağı ya da reyting rekorları kıracağını kimse beklemiyordu. Ama ilk bölümünden itibaren hem gündemden hem de reyting listelerinin en üst sırasından hiç düşmedi. Bunda başarılı oyunculukların yanı sıra, ülkemize çok da yabancı olmayan bir konunun işleniyor olmasının büyük payı varken; üzerine bir de kin, nefret, kıskançlık ve çıkar savaşlarını eklediğimizde, işte karşınızda; Paramparça...

Açık konuşmam gerekirse, ilk birkaç bölümüne kadar sadece zap aralarında izlediğim bir dizi oldu. Ağır dramlardan her zaman kaçmış birisi olarak, kolay kolay baştan sona izlemem. Zira dramın içerisinde komedi de ararım ben ve yine bir bölüme zap arasında bakarken, deli dolu hareketleri olan, atarlanırken bile gülümseme hissi yaratan bir karakter fark ettim. Onu izlemek, sahnesini beklemek için dizinin geri kalanına baktığımda ise hoşuma giden birkaç detay yakaladım ve sonra bir bakmışım, her hafta izliyorum...


Bahsettiğim o karakter herkesin okuduğunda direkt aklına gelen, Keriman elbette. Nursel Köse'nin resmen oynamayı bir kenara bırakıp, yaşadığını hissettirdiği Keriman karakterinin saf kötü bir akılla, ağır komedi barındıran bir haleti ruhiyeyi taşıması arasındaki paradoksa hastayım. Onu izlerken insan bir sahne önceki ağır gerilimi birden unutuyor, hem yumuşatıyor hem de bir sonraki aksiyonlu sahneye hazırlıyor. Bu da onu, dizinin zaman zaman oldukça yükselen tansiyonunu düşüren isim yapıyor. Böyle olunca da bazen, "Keriman ne zaman çıkacak?" diye beklediğim çok oluyor...

Dizinin hikayesi başta da dediğim gibi, aslında ülkemize çok da yabancı değil; bir hastanede doğan iki bebek ve yanlış ailelere verilmeleri... Gülseren ve Dilara'nın aynı güne denk gelen doğumlarının, daha sonra onları sürekli birbiriyle denklik yarışına sokacağından henüz kimsenin haberi yokken, yeni bir kaza sonrasında her şey ortaya çıktığında tüm dengeler değişmişti. Esas oğlan olan Dilara'nın kocası Cihan ile vakur, acı dolu ve bir o kadar da çekici esas kadın Gülseren'in karşı karşıya geldiği ilk an da hissettikleri, her iki tarafın da hayatlarını değiştirecekti...

Cansu ve Hazal hastanede karışmış ve birbirlerinden bambaşka dünyalarda, bambaşka hayatları yaşamışlardı. Bir tarafta ucu bucağı olmayan bir varlık denizinde büyüyen Cansu, diğer tarafta yokluk içerisinde büyüyen Hazal... 


Cansu, aynı öz annesi Gülseren gibi naif bir karakter. Verilenle yetinen, fazlasını sorgulamayan ve insanları her haliyle kabul edecek kadar sevgi dolu... Hazal, aynı öz annesi Dilara gibi tuttuğunu koparmak için elinden geleni yapan, asla uğruna savaştığı şeylerden vazgeçmeyen ve bu yolda kalp kırmaktan da çekinmeyecek kadar gözü kara... Yani ikisi de birbirlerine ait olmayan hayatları yaşarken, aslında tam da hak ettikleri standartın içerisinde büyümüştü... Gerçeği daha ilk bölümde öğrendikten sonra ise onların da hayatları tümden değişmişti... 

Hazal öz annesinin Gülseren değil de Dilara olduğunu öğrendiğinde verdiği tepki, sadece şimdiye kadar yaşadığı sefil hayata isyan etmekten ibaret olmuştu. Cansu ise tam da beklenen tepkiyi vermişti... Korku, kaygı, üzüntü, yokluk hissi ve "şimdi ne yapacağım?" düşüncesi... Gülseren'in, Hazal'dan vazgeçmeye niyeti yokken, Dilara hem Cansu hem de Hazal dizinin dibinde olsun düşüncesiyle yanıp kavruluyordu. Son kertede ise onun yanında yaşamaya dünden razı Hazal, çoktan safını seçmiş ve yalıya yerleşmişti... Şimdi açık konuşalım, yokluk içerisinde büyüyen her insan gerçekte böyle bir hayata ait olduğunu öğrense en çok buna şaşırır. Bunu inkar etmek de hata olur ama eğer o yaşına kadar bin bir emek verip, dişini tırnaklarına takıp seni büyüten kişiye sırtını çevirirsen işte bu tam da bir ahmaklıktır... Hazal da bu ahmaklığı daha ilk dakikadan sergilemeye başladı. Şimdiye kadar anne dediği kadına, artık ismiyle hitap ediyordu. Gördüğü her yerde, yüzünü ekşitip ondan kaçarcasına uzaklaşma hissi ise Gülseren'e katlanılmaz bir acı veriyordu... Hazal gerçekten kötü bir kız ve kimse böyle bir evladı olsun istemez zannediyorum. Eğer olan varsa da, Allah sabır versin ne diyelim...


Dilara'nın, Hazal'ın derdine düşmesinin yegane sebebine gelirsek; gerçek bir anne-kız gibi davrandıklarını görebiliriz. Zira öz kızını bulmuş bir anneden çok, kocasını kaptırdığı Gülseren'e zarar vermek dürtüsüyle hareket ediyordu... Onun yanında olması, belki de en son istediği şeydi. Asıl önemli olan, Gülseren'den intikam almaktı. Onunla aynı mantaliteye sahip Hazal da bu plana canı gönülden destek verince, kazanan olarak Dilara gözüküyordu ama bilmediği, canından çok sevdiği Cansu'yu bu yaptıklarıyla kaybettiğiydi... Cansu, Gülseren'le aralarına ilk karşılaştıkları an hariç hiç mesafe koymadı. Gerçek annesiydi o, büyütmemişti ama o doğurmuştu... Hem sevgi dolu gözlerle bakmakla yetinmiyor, sevgi saçıyordu... O mavi gözleri, bambaşka hissettiriyordu ve Hazal'dan farklı olarak çıkarlarının değil, kalbinin sesiyle hareket ediyordu... 


Tüm bu yaşananlara üçüncü göz olarak tanıklık eden ve başından belirli bir zamana kadar her şeyi yanlış değerlendiren Ozan ise en büyük iç savaşını veriyordu... Daha çok babasının olumlu karakterini üzerinde gördüğümüz Ozan, deliler gibi seviyordu Cansu'yu ve onun öz kardeşi olmadığını öğrendiğinde tüm devreleri resmen yanmış gibiydi... Tabi öz kardeşini ve nasıl bir karaktere sahip olduğunu gördüğünde, haliyle Cansu'ya daha çok tutunuyordu. Kim altından bir külçe elinin altında dururken, bakır bir tenekeye meyleder ki zaten?.. Hazal kusura bakma ama evlat olsan eldivenle severim seni, o derece... Tabi o bu durumu bambaşka bir kurgu üzerinden bir araya getirmişti. Gülseren'i babasının metresi sanıyordu ve o yüzden kadını gördüğü her yerde insafsızca aşağılıyordu. Ama sonunda o da hikayenin gerçek yüzünü öğrendi ve Gülseren'e gerçekten haksızlık yaptığını gördü. Asi, serseri ve biraz da tutarsız bir karakter olarak tanıdık onu ama özellikle son bölümlerde oldukça düzeldiğini gözlemliyorum... Bu arada bir de onun Cansu'ya olan yaklaşımında, farklı hisler sezmeye başladım ve umarım yanılıyorumdur. Zira onları sadece abi-kardeş olarak izlemek istiyorum...


Bu süreçte en zararlı çıkan isim şüphesiz Gülseren oldu. Yazının başından beri fark ettiyseniz, yaşadığı olumlu tek şey Cihan'ın ona olan aşkıydı. Geri kalanıysa merhametsiz bir acı... Kocası birden ortadan kaybolmuş, yetmemiş onun deli kardeşi Keriman'la uğraşmış yıllarca. Bir dediği bir dediğini tutmayan, kendiyle çeliştiği gibi herkesle de didişme potansiyeli barındıran Keriman, tam bir cehennem azabı. Onu izlerken eğleniyoruz tamam da, gerçekten etrafında öyle biri olsa cinnet geçirir insan herhalde. Gülseren de geçirmeye ramak kalmış bir hayatı yaşıyordu zaten ve şimdi de üzerine Hazal'ın durumu, Dilara'nın Rahmiyle bir olup sürekli onunla uğraşması eklenmişti. Ve tüm bunlar yetmezmiş gibi on yıl sonra hiçbir şey olmamış gibi kocası ortaya çıkmış. Cihan'la aralarına girmek için didiniyordu... "Bir insan daha neyle mücadele edebilir ki?" sorusuna ise cevap yok. Muhtemelen bunların üzerine daha çok acı binecektir Gülseren'in üzerine...


Bu kadarı gerçekten fazla bana göre... Keriman uzunca bir süre görünmediğinde de, bazen kendimi çok sıkılmış olarak buluyorum... Olaylar çok çabuk yaşanıyor, orada sıkıntı yok ama bu kadar katıksız acıyı izlemek darlatıyor... Gerçekten bir yerden sonra üzülüyorum Gülseren'in yaşadıklarına... 


Malum kadınlar eziliyorlar, dışlanıyorlar, yok sayılıyorlar ve her zaman en kötüsüne hazırlar... Bazen canı pahasına namusunu, bazen de namusu uğruna canını kaybediyor onlar... Bazen bir kendini bilmezin, üç saniyelik hazzı uğruna katlediliyorlar... Bazen de acımadan hor görülmeye, hatta yakılarak yok edilmeye çalışılıyorlar... Kadınlar bu ülkede her zaman en acısına, en ağrılısına, en can yakanına hazır yaşıyorlar... Tehlikeye her zaman daha yakınlar ve attıkları her adım onları zorluğa daha da çekiyor. Tıpkı evine gitmek için, bin bir gelecek hayalini sığdırdığı düşünceleriyle bindiği minibüste acımasızca katledilen Özgecan gibi... Suçsuz, günahsız, masum ve dillere destan güzellikte... Hiç hak etmediği bir sonu yaşamaya mahkum edilen Özgecan, bugün sessizce toprağın altında uyuyor. Canı çok yandı, defalarca bıçaklandı, yetmedi ölene kadar şiddet uygulandı ve acı çeke çeke, gerçek bir melek oldu... Şimdi o acıyı ailesi yaşıyor, sevdikleri, onu hiç tanımayan bizler ama birkaç zamana unutacağız onu da, diğerlerini unuttuğumuz gibi... Bir şeyleri değiştirmek, ders vermek ve bir daha olmaması için göz korkutmak yine bizim elimizde ama daha çok da adaletin keskin kılıcında... Lütfen bu sefer adalet yerini bulsun ve ona zarar veren ve destek olanlar, en ağır cezaya mahkum edilsinler...

Ve yine lütfen, hayali bir karakter olsa da Gülseren'e bu kadar çok ızdırap yüklenmesin... Kader denilen şey yok dizide, kağıda yazan bir kalem var sadece... O beyaz kağıtta onun payına bu kadar çok ızdırap düşmesin, en azından bir orta yol bulunsun; rica ederim...

Beklenen Kral

2 yorum :

  1. Kral gercekten kralsn son yazdıkların özellikle daha dizide sanal alemde hor görülen kadınların gerçekte olmamaları imkansız tvlere dizilere cok iş düşüyor biz seyirciler yeri geliyor onları örnek aliyoruz bu bi gerçek onlar para kısmına bakabilir ama biz masumca izliyoruz etkileniyoruz örnek alıyoruz umarım hiç yaşanmasın ferah duzeyimiz hep yüksek olsun herkes insan gibi yaşasn yazınız yine çok güzeldi saygilar ellerinize sağlık .

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Çok teşekkür ederim. Ne yazık ki, elimden bu kadarı geliyor...

      Sevgiler...

      Sil