30 Kasım 2017 Perşembe

Meryem: En azından artık inkâr etmiyor...


İnsan en çok kendisinden kaçmaya çalışır şu hayatta. Yaşadıklarından, gördüklerinden, bildiklerinden, başına gelenlerden, yanan kalbinden... İnsan en çok, kendi içine hapsetmek zorunda olduklarından korkar. Onların ortaya çıkmasından çekinir, kendisi dahil herkesi yok sayar. Aşkmış, sevgiymiş, ilişkiymiş, mutlu olmakmış; o kadar uzaktır ki, aslında ister istemez yok sayar... Ama kim kalbine sonsuza dek söz geçirebilmiş ki şimdiye kadar? Kim, aşktan kaçabilmiş?.. Her ne yaşamış olursa olsun, nasıl kendini bir koruma kalkanı içerisinde tutmaya çalışıyorsa çalışsın; Burcu da kaçamazdı. Ve kaçamadı...

18. Bölüm


Ketum bir karakter olarak tanıdık Burcu'yu biz. İçine kapanık, etrafına kap kalın duvarlar örmüş bir komiser. İşinden başka hiçbir şey düşünmeyen ve hatta işi dahil her şeyi yok sayan bir Burcu izledik hep. Dün de öyleydi, bugün de öyle. Tek değişen, o kap kalın duvarların gittikçe incelmesi oldu. Gözlerinde daha önce tanıklık etmediğimiz duyguları görmemizi sağladı bu. Belki yine sözlerine yansımadı ama Burcu da sonuçta sevilmeye, sevildiğini hissettiği insanlar arasında olmaya muhtaçtı. Meryem gibi bir sevgi pınarından özellikle, ne kadar kaçabilirdi ki zaten? Sonra Güçlü girdi dünyasına. Kavga dövüş tanıştılar, aşka da kavga dövüş içerisinde düştüler. Burcu sağolsun, sevgisini döverek gösteriyor. Güçlü desen hafiften mazoşist, bu durumdan haz bile alıyor. E böyle bir çifti sevmemek de imkansız oluyor...


Burcu'nun geçmişine dair hiçbir şey bilmiyoruz. Bu bölüm hafiften çıtlatılmaya başlanan hikâyenin de oldukça kaotik olduğunu düşünmek hiç zor değil. Şimdilik elimizdeki tek bilgi, bir bebeği olduğu yönünde. O bebeğe ne olduğu, o bebeğin babasının nerede olduğu sorularının ise cevabını vermek imkansız. Burcu'nun ya zihnine girip göreceğiz ya da her şeyi Meryem'e anlatırken haberdar olacağız. Mâlum ki, ilk aşamada bunu Güçlü'ye anlatmayacaktır. Hatta elinden geldiğince gizlemek isterse de sürpriz olmaz. Tabi gerçek şu ki, yarasını sarabilmesi için hiç gecikmeden söylemesi en iyisi. Ucu nereye varır bilemiyorum ama Güçlü ile içerisine düştükleri aşkın, her zorluğun üstesinden geleceğinden eminim. Güçlü'nün sevdiklerine nasıl sahip çıktığını izliyoruz zira tam on sekiz haftadır...


Öpücük?.. Artık olması gerekendi. Geç bile kaldılar bana sorarsanız. Onların şimdiye çoktan bir ilişki yaşamaya başlamaları lazımdı ya, sindire sindire oldu diye kendimizi avutuyoruz. Bundan sonrasının ise daha fazla belirsizliğe mahkum olmaması şart. Hele de Oktay'ın hedef tahtasındaki son isim olduğu ve polislikten belirsiz bir süreliğine uzaklaştırıldığını düşünürsek... Öyle kolay kolay dönebileceğini sanmıyorum açıkçası mesleğine. Dönerse de, eskisi gibi cevval olabileceğini sanmıyorum. O olmaya çalışsa da, Oktay'ın her an yeniden ayağını kaydırmak için çaba sarf edeceği açık. Ondan sebep asıl hedefi görevine dönmek değil de, Oktay'ın ipliğini pazara çıkartmak olmalı. Hazır Güçlü odadan çıkmadan kağıtlardaki bilgileri de fotoğraflamışken, işe bir yerden başlasınlar. O süreçte de Meryemlerin yanında kalsın hatta. Ben o psikolojiyle yalnız kalması taraftarı değilim doğrusu...



Peki Meryem'le Savaş? Onların bir ilişkinin içerisine düşmeleri, birbirlerini sevdiklerini itiraf etmeleri, aşk yaşayabilmeleri kısa vadede mümkün olabilir mi? Ne yazık ki hiç sanmıyorum... Ama sevindiğim bir nokta da yok değil. En azından onların hikâyesi ilk on beş bölümde olduğu gibi yerinde saymıyor artık. Belki milim milim bir ilerleme söz konusu ancak aynı şeyleri duymaktan, izlemekten, sürekli aynı duvara toslamaktan iyidir bu. Kıymetini bilmek lazım... Mesela her şeyi inkâr eden bir Meryem vardı. Sevdiğini de, nefret ettiğini de, bildiğini de, bilmediğini de... İnkâr mekanizması iliklerine kadar işlemişti. Savaş onu öpecek de, öyle etkilenmiş bir vaziyette duracak öyle mi? İmkansızdı!.. Bir nebze de olsa değiştiğini görmek hem şaşırtıcı hem de keyifli. Tamam, "Evet o Oktay'ın annesi!" demiyor lâkin, "Oktay'ın annesi mi?" diye sorulduğunda artık inkâr da etmiyor. Sadece Savaş'a onu korumak niyetinde olduğunu belirterek, kabul etmiş sayılıyor. Savaş'ın yol haritasını bu şekilde çıkarmayı öğrenmesi gerek yani... 


Gelecek bölüm fragmanında ona her şeyi itiraf ettiğini görüyoruz ama bölümü izlemeden bu durum hakkında pozitif bir şey yazmak istemiyorum. Bir kere yedik onu, bir kez daha yemeyi düşünmüyorum. Umarım söylemiş çıkar tabi. Umarım, Oktay'ın artık tam anlamıyla tökezlediğini de görürüz. Ancak tüm bunlara ilaveten, beklentiyi düşük tutmak en iyisi. Yaşanacak hayâl kırıklığının devasalığını düşünürsek hem de... Yine fragmanda Oktay'ın Savaş'ı vurmadığını gördük. Her ne kadar bölüm sonunda donmuş kalmış hiçbir reaksiyon göstermeyen bir Meryem bırakmış olsak da, muhtemelen o engellemiştir tetiği çekmesini. O andan sonrası da, kendi kafasına sıkmadığına pişman olduğu günlerle geçsin Oktay'ın... Tüm bu anların yanımıza kâr kalan kısmı, Savaş'ın ikisinin önceden bir aşk yaşadığından emin olması oldu. Meryem de gerçeği söylerse ne âlâ... 


Oktay'a uzun vadede bir şey olmayacağından emin olduğumuz için, yapmaları gereken şey tüm kirli işlerini ortalığa dökmek olmalı. Bölüm içerisinde defalarca karakterler tarafından örselense de, bölümün sonunda kazananın yine Oktay olduğunu unutmamak lazım. Yine her istediğini, son saniyede de olsa başardığı gerçeğini de. Ondan öyle kolayca kurtulmak mümkün değil yani... Tabi şikayet edeceğim şeyler de olacak. Mesela Güçlüler o telefonun şifresini hiç kıramamış çıksalardı daha iyi olmaz mıydı? En azından sadece "Bir şifreyi de kıramadılar!" der, geçerdik. Ama ilk bölümlerde Oktay'ın müsteşarın bilgisayarına sızıp, içindeki tüm bilgileri dakikalar içinde kendi belleğine aktardığını anımsayınca; sıradan bir akıllı telefonun içindeki bilgilerin neden bu kadar ağır yüklendiğini anlamıyorum. Tamam, yine sonuca ulaşamasınlar ama en azından tutarlı bir yol izlensin. Böyle her hafta geçmiş defterleri mi dökelim?..

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder