14 Ağustos 2015 Cuma

Güneşin Kızları: Can acıtanın canı yanmaz mı?..


Başında romantizm ve komediyle eğlenirken, sonlarında her köşeden büyük bir kaosun içerisine çekildiğimiz bir bölümle ekrana geldi bu hafta, Güneşin Kızları. Bu kadarı bir bölüm için bence çok fazlaydı. Yer yer baygınlık geçirecek gibi de oldum lakin, gerilimin her hafta biraz daha artmasından da şikayetçi değilim. Sadece nereye sürüklendiğimiz noktasında dolduramadığım birçok boşluk var. Karakterlerimizin gizi arttıkça, boşluk da haliyle büyüyor. Nereye varacağı ise elbette büyük merak uyandırıyor...

9. Bölüm


Savaş ve Nazlı ile başlayalım... Tam intihar etmek üzereyken yanına gelen Nazlı'nın "Sana aşığım" lafından sonra intihardan vazgeçen Savaş, sanki bu ihtimali bir benimsemiş gibi geldi bana. Nazlı akıllılık(!) edip de 'kanka' ayağına yatmasaydı, belki de tahminlerim çıkmayacak ve Melisa konusu kapanmadan Savaş kendisini ona teslim edecekti... Nazlı'nın -bilmeden yaptığı- kötülüklerinin bu hafta kendisini bulmasına üzülsem mi sevinsem mi bilemiyorum ama işinin iki kat zorlaştığı açık. Zira Rana savaşa Melisa'yı da dahil etmeye karar verdi. Bu Savaş'ın bitik moralini yerine getirmesi için belli ki. Lakin Nazlı zaten kendi kalesine gol atmışken, bunun üstesinden gelebilir mi bilmem... Yine bir sürü ağlama, bebek gibi sızlanma bizi bekliyor diye çokça korkuyorum. Mâlum gururlu kız ve Melisa ortaya çıktığında, savaşmadan Savaş'ı teslim edecektir. Tek şansı, Savaş'ın ona kendisinin beslediğine eş duygular besliyor olması olur. Eğer öyle olursa bu sefer saf dışı kalacak olan Melisa'nın onun gibi kolay pes edeceğini sanmak ise saçma. Zira bir kere pes eden, ikincisi ihtimal olduğunda önce pençelerini çıkarmaya meyleder... 


Nazlı'nın şansı, onun pençeleri çıktığında yanında olacak bir Savaş'ın var olması. Selin gibi şanssız değil yani. Zira yerinde Ali olsa, o pençeleri tutar kendi saplamaya meyleder. Babasının o yönüyle huyunu edinmiş olan, sinirlendiği zamanlar tıpkı Haluk gibi tepkiler veren Ali'nin tam da bundan Selin'e çokça çektirecekleri var... Kızı dudaklarından öpüp aşk sarhoşu eden, etkilendiğini ve itiraf edemediğini bile bile canını Didem ile acıtmaya çalışan adamı masum görmem mümkün değil. Bu sebepledir ki, o hiç sevmediğim Doğruluk-Cesaret oyunu sırasında Selin'in kendisine çok güzel bir ders verdiğini düşünüyorum. Kimse kusura bakmasın, eğer sen bile isteye karşındakinin canını acıtıyorsan; canının yanmasına ses çıkartamaz, kolundan tutup böğüre böğüre soyunup da bir de üste çıkamazsın... 


Halbuki her şey nehirde, kayıkla gezdikleri sırada ne kadar güzeldi. Ondan sonrasında her şeyin tatlıya bağlanması, en azından ikilinin bu tatlı çekişmesinin devam etmesini isterdim. Tuğçe ve Didem'in her şeyi mahvetmesini izlemek baydı yani... Önce Ali ile Selin'i, ardından Savaş ve Nazlı'yı uçurumun kenarına ittiler. Ön yargılarıyla kocaman duvar ördükleri Savaş'ın söylediklerinden özellikle Tuğçe bir ders almış mıdır bilmem ama Didem'in Ali sayesinde Selin'i bir süre daha ezip geçeceği kesin... Kendisine bir kilo kına yollanabilirse sevinirim. Yakar bir yerlerine, kutlamış olur...


Dizide psikolojik olarak zorluk yaşadığı ayyuka çıkan iki karakter var; biri Savaş, diğeri Haluk... Aralarındaki en büyük fark Savaş'ın en başından beri durumunun farkında oluşu. Haluk cephesinde ise o farkındalığı ilk defa bu bölümde gördük. Sevilay'ın evine giden ve hiç beklemediği bir karşı çıkışla karşılaşan Haluk, sonunda hastalıklı yapısını yeniden fark eder oldu. Yeniden diyorum zira, yıllar yıllar önce bir psikiyatriste gittiğini de öğrendik... Oldukça zor bir çocukluk geçiren Haluk'un bugünlerinin mimarı, babası. Ama ondan gördüklerini yapmamaya çalışacağına, en az onun kadar sert davranarak bu durumu babadan oğula devrettiğinin farkında değil. Ali'nin de sağlam bir psikiyatriste ihtiyacı olabilir yani ileride. O da eğer akıllanmaz ve evlatlarına aynı şekilde davranırsa, saltanat misali sürer gider bu durum. Tabi Haluk'un durumu biraz farklı. Kendisi aynı zamanda da -en azından şimdiye kadar bildiğimiz yönüyle- takıntılı...


Takıntısının kaynağı mâlum, Güneş. Lakin son düzlükte ortada bir takıntı mı var, altında bambaşka bir durum mu yatıyor kolay kolay çözemeyeceğimiz bir sürecin içerisine girdik. Doktora Güneş'ten bahsederken ki tavrı, doktorun onunla evli olduğunu öğrendiğindeki tavrı ve Güneş'in evine talip çıktı diye gidip de eski kocasının ona Türkan diye seslenmesi vs. her şeyi bir arapsaçı haline getirdi. Tek düzgün karakter olarak gördüğümüz Güneş'in içinden de başka hesapları olan bir kadın mı çıkacak, sevgili arkadaşım @AytenTeksoy'un tespitiyle aslında onun bir ikizi var da Haluk bir sebeple zamanla hedef mi değiştirdi? Ve asıl bomba, ikizler Haluk'un öz kızı olabilir mi?.. Tahmini zor ama cevaplanması için beklemek daha da zor olacak. 


İkiz tespitini güçlendiren etken, Ahmet'in 1997 yılında yapıldığına dair gördüğümüz Güneş resmi... İlk karşılaştıklarında kendisinin hiç yabancı gelmediğini zikretmiş, Haluk da bir gerilmişti. Türkan'ın Ahmet'le bir bağı olabilir yani... Gelecek bölümün başında Türkan meselesine bir açıklık getirilir diye umuyorum. Gerisi de artık zamanla... Bu arada, "İkizler Haluk'un öz kızıysa Selin ile Ali kardeş oluyor birlikte olamazlar" demeyin. Zira bence Ali de Haluk'un öz oğlu değil. Bunun bir varsayım olduğunu da ekleyeyim...

Çok bilinmeyenli denklem gibi bir senaryosu var dizinin ve her hafta durum biraz daha karmaşık bir hâl alıyor. Bölüm içerisinde baygınlık geçirilen sahneler olsa da, genele bakıldığında oldukça başarılı ve tatmin eden bir işin ortaya çıkartıldığı ise su götürmez bir gerçek. Bakalım ilerleyen bölümlerde bizi daha neler bekliyor...

Beklenen Kral

Hiç yorum yok :

Yorum Gönder